Kategori: Ceza Hukuku

Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçu

Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçu Nedir?

Trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu 5237 sayılı Türk ceza kanununun üçüncü kısmının topluma karşı suçlar başlığı altındaki birinci bölümünde genel tehlike yaratan suçlar başlığı altında düzenleme bulmuştur. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesine göre kara, deniz, hava ya da demir yolu ulaşımının güvenli bir şekilde akışının sağlanması bakımından ortaya konulmuş her çeşit işareti değiştirmek suretiyle kullanılamaz duruma getirmek ile konulmuş oldukları yerden kaldırmak suretiyle yanlış işaretler vererek geçiş, varış, kalkış ya da iniş yolları üzerinde bir şey koymak suretiyle veya teknik iletişim sistemine müdahale etmek suretiyle başka kişilerin hayatı, sağlığı ya da mal varlığı açısından bir tehlike meydana getiren kişiye bir yıldan altı yıla kadar hapis cezasının verilmesi gerekli olmaktadır. Kara, deniz hava ya da demiryolu ulaşım araçlarına kişilerin yaşam, sağlık ya da mal varlığı bakımından tehlike yaratabilecek şekilde sevk ve idare eden kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılması gerekmektedir. Alkol ya da uyuşturucu maddenin etkisi ile veya farklı bir sebeple emniyetli bir halde araç sevk ve idare edecek durumda olmasına rağmen araç kullanan kişi söz konusu hususlardaki hükümlere göre cezalandırılacaktır. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 180. maddesi içerisinde trafik güvenliğini taksirle tehlikeye sokma ile ilgili olan hükümlere yer verilmiştir. Trafik güvenliğinin taksirle tehlikeye sokulması durumunun söz konusu olması halinde deniz, hava ya da demiryolu ulaşımı içerisinde kişilerin hayatı, sağlığı ya da Malvarlığı açısından bir tehlikeye taksir ile sebep olan kimseye üç aydan üç yıla kadar hapis cezasının verilmesi gerekmektedir.

Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçu İle Korunan Hukuki Yarar Nedir?

Ceza kanunu hükümleri içerisinde yalnızca belirli bir kişinin ya da kişilerin hukuki faydalarını zarara uğratan ya da böyle bir yararı tehlike altına sokan davranışlar mevcut değildir. Bunların yanı sıra her kişinin yani genel bir şekilde toplumun belirli bir hukuki faydasına tehlikeye ya da zarara uğratan eylemlerde suç olarak düzenleme yoluna gidilmiştir. Bu bakımdan 5237 sayılı Türk ceza kanunu hükümleri içerisinde yaralan özel hükümler başlıklı ikinci kitabın topluma karşı suçlar başlıklı üçüncü kısmı içerisinde 170 inci ve 180. maddeler içerisinde genel tehlike yaratan suçlara yer verilmiştir. Trafik güvenliğine dair olarak 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesi içerisinde üç ayrı fıkra halinde aslında birbirinden farklı üç suç tipi belirtilmiştir. Nitekim 765 sayılı eski Türk ceza kanunu hükümleri içerisinde birçok maddede dağınık durumda düzenlenmiş bir husus olan trafik güvenliğini sağlama yönelik seçimler bir araya getirilmiştir. Bu açıdan 5237 sayılı Türk ceza kanunu hükümleri içerisinde yer bulmuş olan 179. maddenin eski Türk ceza kanunu olan 765 sayılı Türk ceza kanunu hükümleri içerisinde tam bir karşılığı mevcut değildir. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin birinci fıkrasında kara, deniz hava ya da demir yolu ulaşımının güven içerisinde akışını sağlamak bakımından konulmuş olan her türlü işareti değiştirmek suretiyle kullanılmaz hale getirerek konulmuş oldukları yerden kaldırmak suretiyle doğru olmayan işaretler vererek geçiş, varış, kalkış ya da iniş yolları üzerine bir şey koymak suretiyle veya teknik iletişim sistemine müdahalede bulunularak farklı kişilerin yaşamı, sağlığı ya da mal varlığı bakımından bir tehlikeye neden olan kişi bir yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağına dair yaptırım söz konusudur. 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin ikinci fıkrası içerisinde kara, deniz hava ya da demiryolu ulaşım araçlarının kişilerin yaşam, sağlık ya da mal varlığı bakımından tehlikeli bir nitelik taşıyabilecek şekilde sevk ve idare eden kişi hakkında iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmaya gidilecektir. Uygulama içerisinde en fazla soruna yol açtığı söylenmesi mümkün olabilecek üçüncü ve son fıkraya göre alkol ya da uyuşturucu madde etkisi ile veya farklı bir neden ile emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare etmesi mümkün olmayacak durumda olmasına rağmen araç kullanan kişinin yine iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılma yoluna gidilecektir. Uygulama içerisinde en çok sorunu meydana getirdiği söylenmesi mümkün olabilecek üçüncü ve son fıkraya göre alkol ya da uyuşturucu madde etkisi ile veya farklı bir nedenle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek durumda olmasına rağmen araç kullanan kişi yine iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır. Bununla birlikte 5237 sayılı Türk ceza kanunu 180. maddesi içerisinde trafik güvenliğini taksirli bir şekilde tehlikeye sokma suçunu yer verilmiştir. Bu düzenleme içerisinde aslında 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin birinci ve ikinci fıkrasının taksirle işlenmiş durumu ortaya çıkmaktadır. 5237 sayılı Türk ceza kanunu 179. maddesinin ikinci fıkrası içerisindeki suçun faili konumunda yer alan kişi aracı sevk ve idare eden kişi iken 5237 sayılı Türk ceza kanunun 180. maddesi içerisinde herhangi bir kimsenin olması mümkündür. Ancak 179. madde içerisinde farklı olarak 180. madde içerisinde kara ulaşımı açısından tehlikeye sebep olmaya yer verilmediğini söylememiz mümkündür.

5237 sayılı Türk ceza kanunu hükümleri içerisinde mevcut olan 179. maddedeki her üç fıkra bakımından da trafik güvenliği ve bu açıdan kamu güvenliği koruma altına alınmaktadır. Bununla birlikte bu üç fıkra açısından kişilerin yaşama hakkının, beden bütünlüğünün ve mülkiyet hakkının korunduğunu söylemekte mümkündür. Soyut tehlike suçu niteliğinde olan 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin üçüncü fıkrası bakımından da bahsetmiş olduğumuz bu durum geçerlilik arz etmektedir. Bunun sebebi tipik davranış bakımından bir tehlike meydana gelmiş olsa ve olmasa bile amaç trafiğin güven içerisinde akmasını sağlamak suretiyle bireyler açısından meydana gelebilecek tehlikeleri önlemek olmaktadır.

Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçunda Maddi Unsurlar Nelerdir?

5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinde düzenlenmiş olan trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu içerisindeki maddi unsurlardan ilk olarak faili ile ilgili olan hususlardan bahsetmemiz mümkündür. 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin birinci fıkrası bakımından her kişinin suçun faili konumunda yer alması mümkündür. 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin ikinci fıkrası bakımından suçun faili konumunda yer alan kişi aracı harekete geçiren, hareketi tutan ya da yönlendiren kişi niteliği taşımaktadır. Bundan kaynaklı olarak bizzat işlenmesi mümkün olabilen bir suç niteliği söz konusu olmaktadır. Öyle ki tipik hareketin suçun faili konumunda yer alan kişinin kendisi tarafından doğrudan meydana getirilmesi gereklilik arz etmektedir. Suçun faili konumunda yer alan kişinin aracın içerisinde bulunması gerekli olmamaktadır. Öyle ki aracın içerisinde bulunmadan uzaktan da bunu meydana getirmesi mümkün olabilmektedir. 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin üçüncü fıkrası bakımından özgü bir suç meydana gelmektedir. Bunun sebebi alkol ya da uyuşturucu madde etkisi veya farklı bir sebeple emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare etmesi mümkün olmayacak durumda olan kişinin faili niteliği taşıyor olabilmesinden kaynaklanmaktadır. Öyle ki gerçek özgü suçlar içerisinde suçun faili konumunda yer alan kişinin kişisel ve doğal özelliği de sıfatı suçun tipik bir unsur niteliği taşımaktadır. Bu özelliği taşımayan kişiler tarafınca suçun meydana getirilmesi olanak dâhilinde değildir.

5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinde düzenleme bulmuş olan trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunun maddi unsurları bakımından bahsedilmesi gereken bir diğer durum mağdur ile ilgili olan hususlardır. 179. maddenin her üç fıkrası bakımından da belirli ya da belirlenmesi mümkün olan bilen kişileri mevcudiyeti aranmamaktadır. Bunun sebebi suçun düzenlenmiş olduğu kısım içerisinde anlaşılacağı üzere yasaklanmış olan davranışların genel bir şekilde toplumu tehdit eden bir nitelik taşımasıdır.

5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinde düzenlenmiş olan trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunun maddi unsurları bakımından bahsedilmesi gereken bir diğer durum ise suçun maddi konusudur. Suçun maddi konusu içerisinde bahsedilmesi gereken suçun üzerinde işlenmiş olduğu hareketin yöneldiği şeydir. Öyle ki 5137 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesi bakımından da suçun konusu trafik düzenin ya da güvenliği olmaktadır. Burada suç sadece trafik düzen içerisinde işlenmesi mümkün olan bir nitelik taşıdığını göre öncelikle her üç fıkra açısından da trafik kavramının anlamı açıklanması gerekmektedir. Bunu 2918 sayılı karayolları trafik kanunu hükümleri içerisinde mevcut olan ikinci ve üçüncü maddede yer alan hükümlere göre belirlemek gerekli olmaktadır. Öyle ki trafik yayaların hayvanların ve araçların karayolu üzerindeki hal ve hareketlerine karayolu ise trafik için kamunun yararlanmasına açık olan arazi şeridi köprüler ve alanlar olarak tanımlanmaktadır. Bu açıdan umuma açık olmayan yerlerde bu suç işlenir nitelik taşımaktadır. Bununla birlikte yalnızca belirli kişilerin izin alınmak suretiyle girilmesi mümkün olabileceği yerler bu kapsam içerisinde olmamaktadır. Bununla birlikte orman köyü, tarla ya da yayla yolları da kamuya açık olmak kaydı ile karın yolu tanımına dahi nitelik taşımaktadır. Dükkân ve alışveriş merkezleri gibi yerlere ait olan otoparklarda kamuya açık olan olarak kabul görmektedir.

5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinde düzenlenmiş olan trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunun maddi unsurları ile ilgili olarak bahsedilmesi gereken bir diğer durum ise fiildir. Burada fiili 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin birinci fıkrası bakımından, 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin ikinci fıkrası bakımından, 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin üçüncü fıkrası bakımından ayrı ayrı açıklamak mümkündür.

İlk olarak 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin birinci fıkrası içerisinde düzenleme bulmuş olan eylemlerden bahsedebiliriz. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin ilk fıkrası açısından eylem kara, deniz, hava ya da demir yolu ulaşımının güven içerisinde akışını sağlamak amacıyla konulmuş her türlü işareti değiştirmek, kullanılamaz bir duruma getirmek, konulmuş oldukları yerden kaldırmak, yanlış işaretler vermek, geçiş varış, kalkış ya da iniş yolları üzerine bir şey koymak veya teknik işletim sistemine müdahale etmek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu hareketler seçimlik hareketli olarak kanun hükümlerinde yer bulmuştur. Trafik güvenliğini tehlikeye sokulması suçunun hangi eylemler ile meydana gelebileceği ile ilgili olarak kanun hükümleri içerisinde bir özelleştirme yapılmıştır. Bundan kaynaklı olarak bağlı hareketli bir suç kanun hükümleri içerisinde yapılmış olan tanım da gösterilmiş olan birden fazla eylemden birinin yapılması ile ulaşacaktır. Öyle ki seçimlik hareketli bir suç olduğunu söylememiz bu bakımdan mümkün olur. Bir somut tehlike suçu ortaya çıkmaktadır. Seçimlik hareketlerin farklı kişilerin yaşamını, sağlığını ya da bu kişilerin mal varlığı bakımından bir tehlikeye girmelerine sebep olması gerekli olmaktadır. İşareti değiştirmek eylemi trafik güvenliği içerisinde söz konusu olan düzeni aksatacak bir şey kilde işaretin içeriğini değiştirmektir. Öyle ki trafik güvenliği içerisinde söz konusu olan levhalarda bir değişiklik yapmak bu durumu ortaya çıkarmaktadır. Bununla birlikte işaretleri kullanılamaz hale getirmek eyleminden anlaşılması gereken içeriğini anlaşılmaz şekle sokmak demektir. Trafik güvenliğini sağlamak için koyulmuş olan levhalarının üstünü boyamak ya da deforme etmek suretiyle okunması mümkün olmayacak bir hale getirmek bu durumu ortaya çıkarmaktadır. Burada bahsedilmesi gereken bir diğer eylem işaretleri konu oldukları yerden kaldırmaktır. İşaretleri konu oldukları yerden kaldırmak işareti içerisinde bulunduran levhayı bulunmuş olduğu yerden çıkarmak olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada o işaret alıp farklı bir yere götürmeye gereklilik olduğunu söylememiz mümkün değildir. Levhayı sökerek farklı bir yere bırakmak Bu durumu karşımıza çıkarır. Öyle ki burada da kullanılamaz hale getirmek durumu ortaya çıkmaktadır. Yalnızca ulaşımın güvenli bir şekilde sağlanması amacıyla konulmuş olan işaretlere dair yapılan müdahaleler suç teşkil etmektedir. Nitekim karayolu üzeri içerisinde mevcut olan ve yoldaki tesislerin yerine ya da bu tesislerin uzaklığını gösteren ya da farklı noktaların ikametini belirten işaretleri de hayır söz konusu hareketler bu suç içerisine girmemektedir. Bunlara yönelik olarak yapılan müdahaleler özelliklerine göre hırsızlık ya da mala zarar verme suçunu ortaya çıkarabilir nitelik taşımaktadır. Geçiş vuruş, kar kış ya da iniş yolları üzerine bir şey koymanın ne demek olduğunu ilgili olarak açıklamada bulunmamıza mümkündür. Burada açık bir ifade vardı ancak kanunilik ilkesinden kaynaklı olarak yolun bulunmak suretiyle ulaşımın tehlike düşürülmesi 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin birinci fıkrası içerisinde yer bulmamaktadır. Mevcut olan böyle bir davranış bir zararı meydana getirir ise böyle bir halde taksirle, kasten yaralama ya da öldürme ile ilgili olan durumlar ile karşı karşıya gelinebilmektedir. Burada söz konusu olan yanlış işaret vermek eylemi ise kanun hükümlerinin gerektirmiş olduğunun tersine bir işaret ile sürücüleri yanlış yönlendirmek olarak karşımıza çıkar. Öyle ki inişe geçen uçakların kokpitine lazer tutmak bu fıkra içerisine girmektedir. Trafik bakımından pilota yönlendiren nitelikte bir işaret söz konusu olmamaktadır. Böyle bir eyleme Sivil havacılık Genel müdürlüğü tarafından verilecek idari para cezaları hakkında Yönetmelikle ilgili olan hususlar içerisinde değerlendirmek gerekli olmaktadır. Bu bahsetmiş olduğumuz yönetmeliğin eki içerisinde belirtilmiş olan 51 no lu kural içerisinde uçuş emniyetini riske sokacak şekilde hava araçlarına lazer tutmak, uçak haberleşmesine müdahale etmek ya da benzer aykırı durumlarda bulunmak idari para cezasını gerekli kılmaktadır. Bununla birlikte aracı sürmekte olan şoförün sinyal işaretlerini hatalı ya da eksik kullanmak suretiyle tehlike yaratması kastın mevcut olması halinde 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin ikinci kapsamı içerisinde değerlendirilmesi gerekli olacaktır. Teknik işletim sistemi içerisine müdahalede bulunmak ulaşım araçlarının hareketini ve durmasını sağlayan sistemlerin işleyişini olumsuz bir şekilde etki eden eylemler içerisinde mevcut olmaktadır.

Burada 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin birinci fıkrası içerisinde yer bulmuş olan eylemler ile ilgili olan hususlara yer verdik. Bahsedilmesi gereken bir diğer husus ise 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesi içerisinde yer alan ikinci fıkradaki eylemlerdir. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin ikinci fıkrası içerisinde kara, deniz, hava ya da demiryolu ulaşımı araçları ile ilgili olan hususlara yer verilmektedir. Burada bahsedilmiş Ulan araç yük, hayvan veya yolcu taşıyan, kamuya ya da özel bir kişiye ait olan, motorlu ya da motorsuz herhangi bir taşıt olabilmektedir. Nitekim aracın motorlu bir taşıt olması gereklilik arz etmediğinden, bisiklet ya da ata bası da hüküm içerisinde değerlendirilmesi mümkün nitelik taşımaktadır. Bununla birlikte çocuk arabası, paten kaykay gibi araçların bu hüküm içerisinde olmadığını söylemek mümkündür. Ulaşım aracından bahsediliyor olmasına rağmen taşıtın mutlaka ulaşım amacına tahsis edilmiş olması gereklilik arz etmemektedir. 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin ikinci fıkrası içerisinde kanuni tanım içerisinde söz konusu olan durumdan hareket ederek farklı bir neticenin öngörülmüş olmaması yani hareketin yapılması ile birlikte tipikliğin meydana gelmesinden kaynaklı olarak salt hareket suçu meydana gelmektedir. Bununla birlikte serbest hareketli bir suç olarak karşımıza çıkmaktadır. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin ikinci fıkrası açısından vurgulanması gerekli olan en önemli husus bir somut tehlike suçunun meydana geliyor olacağıdır. Kanun hükümleri içerisinde kullanılmış olan ulaşım araçlarına kişilerin hayat, sağlık ya da Mal varlığı açısından tehlikeli olmasının mümkün kılacak şekilde sevk ve idare eden kişi şeklindeki düzenlemenin hüküm içerisinde bir somut tehlike suçunun söz konusu olduğunu ileri sürmek bakımından yeterli olmadığını söylemek mümkündür. Somut tehlike suçları içerisinde söz konusu tehlike, gerçekleşmesinden endişe duyulan belirli bir neticenin meydana gelmesi ihtimali olarak kabul görmektedir. Bununla birlikte hâkim tarafından somut olayın koşulları değerlendirildiğinde söz konusu tehlikenin meydana gelip gelmediğinin saptanması gerekli olmaktadır. Kanun hükmünün gerekçesi içerisinde aracın sevk ve iradesinin yalnızca trafik düzenine ihlal getirdiği bu suçun meydana gelmesine sebep teşkil etmeyecektir. Bu suçun meydana gelmesine mümkün olabilmesi bakımından aracın trafik düzenine ihlal getiren şekilde ve kişilerin yaşamı, sağlığı ya da mal varlığı bakımından tehlikeli nitelik taşıyabilecek şekilde kullanılması gerekli olmaktadır. Bununla birlikte Yargıtay’ın da belirttiği üzere yalnızca her kural ihlalin mutlaka kişiler açısından tehlike sebep olacağını söylemek mümkün olmamaktadır. Böyle bir halde tehlike sebep olma durumunu somut olayın özelliklerine göre değerlendirmek gerekli olmaktadır. Suçun meydana gelmesi bakımından suçun tamam içerisinde yer alan eylemin gerçekleştirilmesi yeterlik teşkil etmeyen tehlikelilik halinin gerçekleşmesi veya bunun gerçekleşmesine olası bulunması zorunluluğu teşkil etmektedir. Bundan kaynaklı olarak her somut olay açısından tehlikeye sebep olma ögesinin mevcudiyeti söz konusu olmalı. Burada hakkı olmadığı halde emniyet şeridini kullanıyor olmak, tek başına bu suçu meydana getirmezken böyle bir eylem ile hareket eden araçlar yüzünden şeridin tıkanması veya ambulansın geçemiyor olmasından kaynaklı olarak yetişmesi gereken noktaya gecikerek varması halinde trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunun meydana geldiğinden bahsetmemiz mümkün olur. Doktorun hükümleri içerisinde sürücü belgesi geri alınmış ya da iptal edilmiş bir kişinin araç kullanmasına mutlaka bu suçu meydana getirmeyeceği yönündeki görüşe katılmamız mümkün olmamaktadır. Öyle ki alkollü araç kullanmasından kaynaklı olarak ehliyeti süreli bir şekilde geri alınan sürücünün bu süre içerisinde Her araç kullanmasının somut bir tehlike meydana getirdiğini bir varsayım olarak kabul etmek gerçekçi bir nitelik taşımamaktadır. Bununla birlikte ceza hukuku ilkelerine de uygun bir nitelik taşımaktadır. Böyle bir yaklaşımın faile ceza hukuku ilkesine yansımış olduğunu söylememiz mümkündür. Bunun sebebi geçmiş eylemlerden hareket ile suçun faili konumunda yer alan kişinin tehlikeli kişilik yapısı kabul edilmek suretiyle her araç kullandığında böyle bir yönde ayrıca bir araştırmaya gerek olmadan tehlikeli bir şekilde hareket etti kabul ediliyor olmaktadır. Bunun yanı sıra bazı ülkeler içerisinde ehliyetsiz araç kullanmak suretiyle ölüme neden olma şeklinde bağımsız bir suç tipinin de mevcut olduğunu söylememiz mümkündür. Buna örnek teşkil eden ülkelerden biri İngiltere’dir. İngiltere içerisinde bu suçtan sorumlu tutulabilmesinin mümkün olabilmesi bakımından aracın kullanılması ile ortaya çıkan ölüm neticesi arasında nedensellik bağının mevcudiyetinin yeterlilik teşkil ettiğini söylemek mümkündür. Bu açıdan objektif sorumluluk örneği bir düzenleme niteliği taşımaktadır. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 20. maddesinin hükümleri karşısında bu turdan bir hususun ülkemiz içerisinde benimsenmesinin olası olduğunu söylememiz pek de mümkün olmamaktadır. Bununla birlikte 6487 sayılı kanun hükümleri içerisinde yapılmış olan 18. madde ile söz konusu olan değişiklik karayolları trafik kanununun 36. maddesinin üçüncü fıkrası içerisinde ehliyetsiz sürücü için uygulanacak idari para cezası öngörülmesi ile karayolları trafik kanununun 48. maddesinin beşinci fıkrası ve karayolları trafik kanununun 48. maddesinin sekizinci fıkrasında alkol ya da uyuşturucu kullanmış durumda yakalanmış sürece dayalı düzenlemeler ile yapılanın aksine 5237 sayılı Türk ceza kanununa net yollama yapılıyor olmamaktadır. Bununla birlikte kanunla aşmayan ve daha sonra değişen metin içerisinde 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin ikinci fıkrası içerisinde uygulama bulacağının açık bir şekilde belirtildiğini söyleyebiliriz. Farklı bir görüş içerisinde yalnızca ehliyetsiz araç kullanmak bu suça yol açmaz şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Gerekli ehliyeti almamış suçun faili konumunda yer alan kişinin bir trafik kuralına aykırı bir harekette bulunması ya da bir trafik kazasının sınıf olması halinde suç meydana gelecektir. Bu önermenin ikinci halinde trafik güvenliğini tehlikeye atıldığı bilinç ve iradesinin mevcut olması koşuluyla kabul edilebileceği söylenmektedir. Bunun sebebi trafik kazasına sebep olan kişiden anlaşılması gereken kusursuz bir şekilde bir kazayı meydana getiren kişi değildir. Bu kişinin kendi kusurlu davranışları ile kazanın müsebbibi olanını ifade eder niteliktedir. Öyle ki suç kural ihlalinin yeterli teşkil etmediğini söylemek mümkün olabilmektedir. Ehliyetsiz bir şekilde araç kullanıp kırmızı ışıkta duran kişi ile ehliyetsiz bir şekilde araç kullanıp boş yolda kırmızıdan yavaş bir şekilde geçerek kimseyi tehlikeye atmayın kişinin ceza hukuku bakımından ayırt edilemeyeceğini söylenebilmektedir. Bu açıdan bir yaklaşım suçun somut tehlike suçu yapısıyla bağdaşır bir nitelik taşımaktadır. Bununla birlikte aynı görüşe sahip olan yazarlar trafik güvenliği açısından tehlikeli olduklarını düşündükleri için sürücü belgesi geri alınmış ya da iptal edilmiş kişinin trafiğe çıkmasının başlı başına 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin ikinci fıkrasına girmiş oldu kanaatini taşımaktadırlar. Bu hususta da mutlak bir şekilde katılıyor olmak mümkün olmamaktadır. Öyle ki otomobil kullanma becerisi yeterlilik teşkil etmediği için ehliyet alamayan kişiye nazaran ehliyet alıp da park kurallarına uymadığı için ceza puanı limitini doldurmak suretiyle ehliyeti iptal edilmiş olan kişi daha tehlikeli kabul edilmemesi gerektiğine söyleyebilmek mümkündür. Bununla birlikte söz konusu görüşe göre ilk halde suç meydana gelmeyecek ikinci durumda meydana gelecektir. Bununla birlikte ehliyeti olmayan veya Geri alınmış olan sürücü açısından 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin ikinci fıkrasının uygulama bulmasına mümkün olabilmesi söyleyebilmemiz bakımından farklı bir kişinin hayat, sağlık ya da mal varlığının somut olay içerisinde tehlikeye düşürecek bir davranışın mevcudiyeti ispatlanması gerekmektedir. Öyle ki anılan görüşler içerisinde suçun somut tehlike suçu olduğunu da hayır herkes aynı görüştedir. Ancak ehliyetsiz bir şekilde araç kullanma eğilimindeki tipik hareketin bir tehlike arz etmesinden kaynaklı olarak cezalandırılmasının gerekli olduğuna dair görüş 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin İkinci fıkrasını ehliyeti olmayan veya geri alınan kişiler açısından bir soyut tehlike suçunla çevirmektedir. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin ikinci fıkrasının gerekçesi içerisinde bu suç ayriyeten trafik güvenliği için öngörülmüş bakım ve onarımların yapılmamasından aracın trafiğe çıkarılması durumunda meydana gelebilmektedir. Fakat bunun için ayriyeten gerekli bakım ve onarımı yapılmamış aracın trafiğe çıkarılıyor olması ile kişilerin yaşamı, sağlığı ya da mal varlığı bakımından bir tehlikeye neden olunması gereklilik arz etmektedir. Öyle ki gerekli onarım ve bakım yapılmış olsa iyice ortaya çıkmayacak olan bir tehlike bu bakımdaki İsmail sonucunda meydana gelmiş olmalıdır. Aksi bir durumda ihmal davranış ile ortaya çıkan tehlike arasında nedensellik bağının mevcudiyetinden bahsetmek mümkün olmayacaktır. Gerekli kontrollerin yapılması halinde tehlikeye meydana getiren olayın ortaya çıkmama ihtimalinin gelme ihtimalinden fazla bir nitelik taşıyor olması yeterli teşkil etmemektedir. İsmail’in gösterilmemiş olması halinde tehlikenin ortaya gelmesinin mümkün olmayacağının kesin ne yakın ya da yüksek ihtimal ile tespit edilebilmiş olması aranıyor olmaktadır. İhmali davranışta Nedenselliğin saptanması varsayımsa bir yargıya bağlılık teşkil ettiğinden mutlak bir kesinlik aranamayacağını söylemek mümkündür. Bunun sebebi söz konusu olayda gerçek ve fizik kanunları bakımından bir nedensellikten ziyade bunun normatif bir eş değeri söz konusu olmaktadır. Nitekim 5237 sayılı Türk ceza kanunun genel hükümleri içerisinde ihmali davranışın cezalandırılacağına dair bir hüküm içerisine yer Verilmemesinden kaynaklı olarak ve bu konu ile ilgili olarak bir açıklık olan diğer farklı suç tiplerinin aksine 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin ikinci fıkrasının ihmali davranışla ne de işlenmesi mümkün olabileceğinin hüküm içerisinde belirtilmemesi karşısında gerek içerisindeki bu açıklamaya rağmen ihmali davranışın bu fıkra kapsamında ele alınmış olan kanunilik ilkesine uygun olup olmadığı tartışmalı bir nitelik arz etmektedir. İhmali davranışın cezalandırıla bilirliği açısından doktorun içerisindeki çoğunluk görüşünün olumsuz yönde olduğunu söylememiz mümkün olmaktadır. Ayriyeten diğer bir tartışmalı durum bakın ve Onurum ile ilgili olarak İsmail’in suçun eylem unsurunu meydana getiren sevk ve idare kavramları İçerisinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ile ilgili olmaktadır. 5237 sayılı Türk ceza kanunun ikinci fıkrasına göre burada negatif bir durum söz konusu olmaktadır. Öyle ki bu görüş eğer benimsenir ise gerek içerisinde mevcut olan örneğin 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin ikinci fıkrası kapsamına girmediğini kabul etmek gerekli olmaktadır. Her hâlükârda aksinin mevcut olduğunu kabul etmek söz konusu olsa dahi yasaklanmış olan eylemin gerekli bakım ve onarımlarının yalnızca ihmal edilmiş olması değil bu halen bilinci içerisinde olarak aracın kullanılması sevk ve idare edilmesi olduğu belirtilmektedir.

Trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu ile ilgili olarak 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin birinci ve ikinci fıkrası içerisinde yer bulmuş olan eylemler ile ilgili olan hususlara yer verdik. Burada bahsedilmesi gereken bir diğer husus 5237 sayılı Türk ceza kanunun üçüncü fıkrası içerisinde düzenlenmiş olan eylemlerdir. 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin üçüncü fıkrasında bağlı hareketli bir su tehlike suçu düzenleme bulmuştur. Öyle ki soyut tehlike suçları içerisinde tecrübe kuralları ile birlikte belirli bir davranışın beraberinde bir tehlikeyi meydana getirdiği varsayılmaktadır. Bu bakımdan tipik bir nitelik taşıyan davranışın mevcudiyeti tespit edildikten daha sonra hâkimin söz konusu bir tehlikenin somut olay içerisinde mevcut olup olmadığını saptanması gerekli olmamaktadır. 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin üçüncü fıkrası bakımından da başka kişilerin hayatı, sağlık ya da mal varlığı açısından somut bir tehlike meydana gelmiş olması şart olmamaktadır. Ayriyeten kesintisiz bir suç söz konusu olmaktadır. Bilindiği gibi bu tür suçlar içerisinde tipik hareketin yapılması ile suç tamamlama bulunmaktadır. Fakat sona ermemektedir. Burada aracın kullanılması ile suç tamamlama bulunmaktadır. Kullanmanın bırakılmasıyla da suç sona ermektedir. Öyle ki suçun meydana gelmesi bakımından alkol ya da uyuşturucu maddenin yalnızca kullanılmış olmasının her zaman yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir. Yargıtay kararları içerisinde de madde gerekçesinde de kişinin güvenli şekilde araç kullanamayacak zorunda olduğunun her somut olay içerisinde saptanması zorunluluk teşkil etmektedir bundan kaynaklı olarak suçun faili konumunda yer alan kişinin alkol oranını saptayan tutanın mevcudiyeti ve bu halde iken farklı trafik kurallarını da ayriyeten ihlal ettiğini saptanması suçun faili konumunda yer alan kişiyi cezalandırmak bakımından yeterlilik teşkil etmez. Ancak ayriyeten muhakemeye da hayır durumlarda alkol madde etkisi açısından belirli sınırın aşılması halinde mutlak bir karine söz konusu olmaktadır. Emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemiyor olma hali alkol ya da uyuşturucu madde etkisi veya farklı bir nedenden kaynaklanıyor olabilmektedir. Alkol sözcüğü ile içkiler de mevcut olan etil alkol kast edilmektedir. Uyuşturucu madde ise 5237 sayılı Türk ceza kanunun 188. maddesi içerisinde mevcut olan hükümlere paralel bir şekilde uyarıcı maddeleri içerir nitelik taşımaktadır. Bununla birlikte Almanya içerisinde birçok sakinleştirici ve ağrı dindiricinin de bu kapsam içerisinde olduğundan bahsetmemiz mümkündür. Kas gevşetici ya da mide, bağırsak ya da kalp ilaçları gibi reaksiyon azaltıcı ilaçların ise kapsam harici tutuldu söylenebilmektedir. Öyle ki 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin üçüncü fıkrası bakımından bu tür ilaçların kullanımı farklı bir nedenle ibareleri içerisinde değerlendiriliyor olmalıdır. Farklı bir neden ise suçun faili konumunda yer alan kişiden dolayı ortaya çıkan ve onun emniyetli şekilde araç çekme idare etmesine engel her türlü durum olmaktadır gerekçe içerisinde uzun süre araç kullanmaktan kaynaklı olarak yorgunum uykusu olan kişilerin araç kullanmaya devam etmesi bunu örnek teşkil etmektedir. Suçun faili konumunda yer alan kişinin aşırı cüret ya da heyecan içerisinde olmasından kaynaklı olarak tehlikeli Manevralar yapması 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin üçüncü fıkrası kapsamına girmemektedir. Bu husus 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin ikinci fıkrası kapsam içerisinde değerlendirilmektedir. Güvenli bir şekilde araç idare ve sevk edemeyecek halde bulunan suçun faili konumunda yer alan kişinin sahip olduğu aracı ile yolda uzun süre devam etmeyi ve yol içerisinde karşılaştıklarıyla mücadele etmesi mümkün olabilecek trafiğe özgü ani ve güç problemlerin üstesinden gelmeye artık sahip olmayan bir şoför haline varmış olmaktadır. Öyle ki vaktinde ehliyet almış olan ancak aradan geçen zamanda bazı duygularında ortaya çıkan önemli zayıflamalara rağmen araç sürmeye devam eden kişiler bu durumu meydana getirmektedir. Öyle ki hastalık ya da uykusuzluk gibi hallerin bu kapsam içerisinde değerlendirilmesi durumu söz konusu olurken duygularını da sürekli bir işlev azalması ortaya çıkmış olanların kapsam dışında olması doğru olmamaktadır. Bununla birlikte bu tür hallerde kastın tespiti sorun ortaya çıkarabilmektedir. Suçun faili konumunda yer alan kişi hem duyudaki işlev ya da yetenek kaybının bilincinde olmalı hem de bundan kaynaklı olarak araç kullanmasının arz ettiği tehlikeyi bilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte ehliyete Sahip olmamasına ne araç kullanma yetkisine sahip olmamasına rağmen araç kullanma ya davranan kişi 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin üçüncü fıkrasında ki suçun meydana getirmiş olup olmadığından bahsetmemiz gerekir. Madde hükümlerinde araç kullanmak için gerekli ehliyeti ve fiili bir şekilde yeterli sahip nitelik taşıyan kişinin geçici bir sebeple bunu yapamayacak duruma gelmesine düzenleyecek gibi gözüküyor olmaktadır. Bununla birlikte kan Dökümlerindeki başka bir nedenle ibaresini ehliyetsiz bir şekilde ve düzgün araç kullanmayan kişiyi kapsar nitelikte olduğunu söylemek mümkündür. Ancak bir sürü tehlike suçu mevcut olduğundan yalnızca ehliyetsiz olmayan 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin üçüncü fıkrasındaki suçu meydana getirmeyeceğini söylememiz mümkündür. Bununla ilgili çeşitli ihtimalleri 5233 ilk özel kanunun 179. maddesinin ikinci fıkrasının fiili unsuru kapsam içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Yasal bir şekilde ehliyet almış olmasına rağmen düzgün bir şekilde araç kullanma yetkisine sahip olmayan kişinin bu kapsam içerisinde bulunduğunu söyleyemeyiz. Kendisine verilen nehir sürecinin kendi sürüş kabiliyetine de ayır öznel değerlendirilmesi ne olursa olsun objektif bir şekilde bu yeterliliğe sahip olduğunun resmi ispat şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bahsetmiş olduğumuz sürücünün fiili tipik bir haksızlık şeklinde olmamaktadır. Burada haksızlık bilincinin mevcut olduğunu söylemekte mümkün değildir. Ancak bunu istisna teşkil eden durum zamanda meydana gelen duyu ve işlev azalması ya da kaybı halidir. Alkol etkisi açısından karayolları trafik kanunu hükümleri içerisinde söz konusu olan yönetmelikte idari para cezası için öngörülmüş olan limit 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin üçüncü fıkrası uygulaması bakımından belirleyici bir nitelik taşımaktadır. Yargıtay uygulaması içerisinde alkollü yakalanmış olan sürücünün alkol testi içerisinde çıkan promil durumuna göre ayrım yapılması gerekmektedir. Promil oranı 1,00’ın üzerinde ise 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin üçüncü fıkrasındaki suçun meydana geldiği kabul görülmektedir. Öyle ki burada güvenli görüş yeteneğinin getirildiğini göstermiş olan bulgular ayriyeten gerekli olmamaktadır. Bu bakımdan karayolları trafik kanununun 48. maddesinin altıncı fıkrası içerisinde veya 1,00 promil üzerinde alkollü nitelik taşıyan sürücüleri 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin üçüncü fıkrasının uygulama bulacağına dair hükümler eklenmiş olmaktadır. Mahkumiyet için alkol oranının saptanması yeterli teşkil edecek ayriyeten hiçbir inceleme gerekli olmayacaktır. Nitekim alkol testi sonucu 1,00 promilin Üstünde çıkan sürücünün emniyetini bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek halde olduğunun mutlak bir karine olarak kabulünü ceza hukuku ilkeleri ile birlikte değerlendirmek mümkün olmamaktadır. Bununla birlikte bilimsel çalışmalar sürücülerin kullanmasını mümkün olabileceği azami alkol miktarını düşürmenin, alkollü sürücülerin karıştığı ölümlü kaza oranlarını azaltmakta etkin olduğunu ispatlamaktadırlar. Bununla birlikte 21 yaşının altında yer alan gençler açısından tolere edilmeme politikasının uygulanması bulmasının etkili bir husus olduğuna dair çalışmaların mevcudiyeti söz konusudur. Ancak karayolları trafik kanunu bakımından belirtilmiş olan limit ayrı, belirli limiti aşanların direk ceza yaptırımına tabi olması farklı bir durumdur. Bunun sebebi her kişi bakımından her zaman emniyetli bir şekilde sürüş yeteneğinin getirildiğini içtihat yoluyla kabul etmenin mümkün olması bakımından alkol oranı 1,00 promil üstünde olan hiçbir kişinin hiçbir zaman güvenli bir şekilde araç süremediğinin kesin bir bilimsel gerçek niteliği taşıdığını kanıtlamak gerekli olmaktadır. Ancak adli tıp kurumu beşinci ihtisas kuruluna göre bu durum içerisindeki sürücülerin bireysel farklılıkları ortadan kaldırabilecek ölçüde alkolün nitelik taşıdığını ve bu seviyede alkol tesiri altındaki sürücülerin hemen tümünün emniyetli bir şekilde sürüş yeteneğinin olumsuz olarak etkilendiğini kabul edilmesi gerekli olmaktadır. Öyle ki sürüş yeteneği olumsuz etkilenmeyen sürücülerin mevcut olmasından bahsetmemiz mümkündür. Çünkü sürücülerin tamamından bahsedilmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Bununla birlikte olumsuz etkilenme ile güvenli süremeyecek durumda olmak farklı kavramları ortaya çıkarmaktadır. Yargıtay’da adli bilimciler derneği tarafından gerçekleştirilmiş olan çalışmanın neticesinde kanda bulunan alkol miktarının kişi davranışlarına ve Sürüş emniyetine etkisine dair birçok değişik sınıflandırma yapıldığını görüldüğünü söylememiz mümkündür. Ancak alkol oranı 1,00 promil üstünde olan her kişinin istisnasız ve mutlak bir şekilde güvenli araç kullanmasının olanaksız olduğuna dair bir sonuca varmak mümkün olmamıştır. Öyle ki yalnızca sonuç kısmı içerisinde söz konusu bir limit uygulaması ile ilgili olarak değerlendirmenin aktarıldığından bahsedebiliriz. Bununla birlikte alman Yargıtay’ının içerisinde 1,1 promilin üstü açısından sürücü olan kişinin mutlak elverişsiz olduğunun kabul edildiğini söylememiz mümkündür. Oranın 0,30 ile 1,0 promil arasında olması halinde ise somut olay içerisindeki sürücünün kişisel durumuna bakılması gerekli olmaktadır. Alkol ile uyuşturucu maddenin yalnızca kullanılmış olması bu suçun meydana gelmesi bakımından yeterli teşkil etmemektedir. Adli tıp kurumu beşinci ihtisas kurulu raporları içerisinde istikrarlı bir halde belirtildiği üzere alkollü bir durumda trafik içerisinde bulunan sürücünün alkol konsantrasyonu hangi seviyede olursa olsun bireysel farklılıkların mevcut olması ile birlikte trafik güvenliği bakımından değişen derecelerde risk meydana gelebilmektedir. Fakat bu halin tehlike meydana getirecek düzeyde olup olmadığı bundan kaynaklı olarak sürücü konumunda yer alan kişinin tesiri altında bulunduğu alkol seviyesinde araç kullanması durumunda güvenli sürüş yeteneğini kaybedip kaybetmediği, bireyin onun içerisindeki sürücü şeridinin belirlenebilecek dikkat, algı, denge, refleks, psikomotor  nöromotor koordinasyon gibi nörolojik, Nistagmus, Akomodasyon, görme gibi Oftalmolojik ve genel halinin saptanmasına dair detaylı dâhiliye muayenesine dair tıbbi dataların değerlendirilmesi ile olası olabileceği fakat böyle bir saptama yapılmamış olsa dahi bireysel farklılıkları da elimine edebilecek şekilde 100 promilden fazla olarak saptanan alkol düzeyinin güvenli sürüş yeteneğine getireceğini bilimsel bir şekilde kabul edildiği anlaşılmaktadır. 104 promil alkollü olarak araç kullanmış olduğu saptanmış olan sürücü belgesi olmayan sanık konumunda yer alan kişinin güvenli bir sürüş yeteneğini yitirdiği ve bundan kaynaklı olarak söz konusu suçtan mahkûm edilmesine karar verilmesinin gerekli olduğu bir karar mevcuttur. Bu bakımdan alman uygulaması içerisinde söz konusu olduğu gibi sürüş yeteneği açısından mutlak-nispi elverişlilik ya da yetinin getirilmesinin ayrımının yapılmış olduğunu söylememiz mümkündür. Öyle ki alkol oranı 1,00’ın altında olan sürücü bakımından sana konumunu görülen kişinin güvenli sürüş kabiliyetini yitirdiğine de hayır dışı yansıyan bulguların mevcudiyetini gerekli olduğunu söylememiz mümkündür. Yargıtay ilk derece mahkemesinin saptamasının alkolün emniyetli araç kullanmayı olumsuz bir şekilde etkilediğine dair gereksinimin mevcudiyeti aranmaktadır. Bununla birlikte alkol oranı ne kadar düşükse güvenli bir şekilde araç çekme idare edemediğine dair söz konusu olan belirtiler de o denli fazla ve kesin nitelik taşımalıdır. Öyle ki tanık beyanı trafik cezanın içerisinde mevcut olan saptamalar olay esnasındaki görüntü kayıtları gibi delillere başvurulması gerekli olmaktadır. Adli tıp kurumu 31-100 mg kan alkol seviyesinde olan fakat hızlıca yapılacak detaylı hekim muayenesi neticesinde emniyetli sürüş yeteneğini yitirip yitirmediği saptanılmadığı görüşündedir. Bununla birlikte saptanan alkol 0,30 promilin altında bir nitelik taşıyor ise güvenli sürüş yeteneğinin getirilip getirilmediğine dair araştırma ve muayene yapmanın gerekli olduğunu söylememiz mümkün değildir. Alkol düzeyi bunun altında olan sürücü konumunda yer alan kişinin tekrardan emniyetli sürüş yeteneğini kaybettiğinden kuş kullanan polis buna dair gerekli tetkikleri yaparak bunları belirten bir tutanak ortaya çıkarmış ise yine de bundan kaynaklı olarak mahkeme söz konusu olabilmektedir. Bunun sebebi bu oranın altında yer alan alkol oranının etkisi kişiden kişiye değişiyor olmasıdır. Öyle ki bazı kişilere somut olay içerisinde güvenli araç kullanamayacak duruma sokmuş olması olası bir nitelik taşımaktadır. İstisna iyi bir şekilde alkol oranı ölçümü yapılmadığı hallerde 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin üçüncü fıkrası içerisindeki suçtan mahkûmiyet kurmak mümkün olmamaktadır. Örneğin aşırı sarhoşluğundan kaynaklı olarak araç kullanırken sızmış olan ya da ayakta duramayan ve bundan kaynaklı olarak alkol ölçümü yapılamayan sürücü bakımından 179. maddenin üçüncü fıkrası içerisinde söz konusu olan suçun meydana geldiğini kabul etmek gerekli olmaktadır. Öyle ki Yargıtay’ın kararı da bu bakımdan destekler nitelik taşımaktadır. 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin üçüncü fıkrası içerisinde araç kullanan kişi denildiği için yalnızca sürücü koltuğuna geçmek ya da motorun çalıştırılması suçun meydana gelmesine yeterli teşkil etmeyecektir. Bu tür davranışlara cezalandırılamayan hazırlık hareketi olarak kabul görmek gerekli olmaktadır.

Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçunda Hukuka Aykırılık İle İlgili Olan Hususlar Nelerdir?

Burada trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunda hukuka aykırılık ile ilgili olan hususlardan bahsetmemiz mümkündür. Suç tipinin yapısından kaynaklı olarak ilgilinin rızası Kurumu’na başvurmak olası olmamaktadır. Suçun mağduru genel olarak toplum olmasından dolayı 179. maddesinin birinci fıkrasındaki ve 179. maddenin ikinci fıkrası nida ki eylemin gerçekleştirilmesi ile hayatı, sağlığın ya da mal varlığı zarara uğrayan kişinin rızası eylemi hukuka uygun kılmamaktadır. Öyle ki burada ilgilinin rızasından bahsetmemiz mümkün değildir.

Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçunda Manevi Unsurlar Nelerdir?

5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinde yer alan trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunun her hükmü açısından suç tipi yalnızca kasten işlenebilir bir nitelik taşımaktadır. Bununla birlikte 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin birinci fıkrası ve ikinci fıkrası ile 5237 sayılı Türk ceza kanunun 180. maddesinin ayrı olduğunu gösteren temel unsurun bu olduğunu söylememiz de mümkündür. 5230 Yükseltürk ceza kanunun 179. maddesi içerisinde yer alan her üç suç tipi bakımından da manevi unsur olarak saik ya da amaca yer verildiğinden bahsetmemiz mümkün değildir. 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinde düzenlenmiş olan trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu bakımından gerek bu maddenin birinci fıkrası gerek ise bu maddenin ikinci fıkrası bakımından hüküm içerisinde aranan tehlikeyi objektif cezalandırılabilmesi şartı olarak değerlendirmemek gerekir. Öyle ki burada suçun bir unsuru olarak kabul etmek gerekli olmaktadır. Suçun faili konumunda yer alan kişinin kasta bu tehlikeyi kapsar nitelik taşımalıdır. Yargıtay ceza genel kurulu tehlikenin ortaya çıkmasının hukukun niteliği üzerinde durmadan kastın bunu kapsaması ne gerekli olduğuna dair karar kılmıştır. Ancak bu işte hatları başka kişilerin hayat, sağlık ya da mal varlığı açısından tehlike neden olmanın unsuru olarak mütalaa edildiği anlaşılıyor olmaktadır. Aksi halde bunun objektif cezalandırılabilmesi şartı olarak görülmesi halinde suçun faili konumunda yer alan kişinin kastının bunu kapsamasını aramak mümkün olamayacaktır. Burada 5237 sayılı Türk ceza kanunun trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunu düzenleyen 179. maddesinin ikinci fıkrası bakımından suçun faili konumunda yer alan kişinin trafik kurallarına bilinçli bir şekilde aykırı nitelik taşıyan davranışlarda bulunması ve ayriyeten bu eyleminin farklı kişilerin hayat, sağlık ya da mal varlığı bakımından tehlike sebep olacağını bilmesi gerekli olmaktadır. Bununla birlikte kural ihlali ya da tehlikeye yol açtığı bakımından olası kastın mevcudiyeti de yeterlilik teşkil etmektedir. Öyle ki 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin ikinci fıkrasında sayılmış olan kara ulaşım aracı bakımından bu önem teşkil etmektedir. Çünkü deniz, hava ya da demiryolu ulaşımı açısından kişilerin yaşamı, sağlığın ya da mal varlığı açısından bir tehlikeye taksirli sebep olmak 5237 sayılı Türk ceza kanunu 180’in cumartesi içerisinde ayriyeten cezalandırılmış olmaktadır. Bununla birlikte 5237 sayılı Türk ceza kanunun 180. maddesinde kara oluşumuna yer verilmemiştir. Buradan hareketle kara ulaşım aracına sevk ederken, taksirli sebebi ile kişilerin yaşamını, sağlığını ya da mal varlığını yalnızca tehlikeye düşüren kişi cezalandırılmayacaktır. Burada kişilerin yaralanmasını ya da ölümüne yol açması halinde taksirle öldürme ve yaralama hükümlerinin uygulama bulabileceğinden bahsetmemiz mümkündür. 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin üçüncü fıkrası bakımından da kişinin mevcut hali karşısında güvenli bir şekilde araç kullanamayacağını biliyor olması veya bu ihtimali en azından gözü alması gerekli olmaktadır.

Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçunda Kusurluluk İle İlgili Olan Hususlar Nelerdir?

5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin ikinci fıkrası bakımından kusurlu ortadan kaldıran sebep olarak zorunluluk hali karşımıza çıkabilir. Öyle ki zorunlu bir şekilde trafik kurallarını bilinçli olarak ihlal etmek suretiyle başkalarının sağlığını tehlikeye düşüren kişinin mevcudiyeti söz konusu olabilir.

Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçundan Suçun Özel Görünüş Biçimleri Nelerdir?

5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinde düzenlenmiş olan trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunun özel görünüş biçimleri ile ilgili olarak teşebbüs ve içtima ile ilgili olan hükümlerden bahsetmemiz mümkündür. Burada ilk olarak trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçuna teşebbüs ile ilgili olan ürünlerden bahsedebiliriz. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin birinci fıkrasında salt hareket suçu söz konusu olduğunda teşebbüse elverişli olmasa bile icra hareketlerinin parçalara bölünebildiği durumlar içerisinde teşebbüsü kümlerini uygulama bulabileceğinden pas etmemiz mümkündür. Burada suçun faili konumunda yer alan kişi tek gün işaretini sökmeye çalışırken polise yakalanmış olması teşebbüs hükümlerine meydana getirecektir. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin ikinci fıkrası içerisinde salt hareket suçu söz konusu olduğunda teşebbüse elverişli bir durumdan bahsetmemiz mümkün olmayacaktır. İcra hareketlerinin parçalara bölünebilmesi mümkün olmamaktadır. Öyle ki bu suç içerisindeki somut tehlikeyi objektif cezalandırılabilmesi şartı olarak kabul görmüş olan kişiler bakımından teşebbüs hiçbir zaman mümkün olur bir nitelik taşımayacaktır. Nitekim 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin üçüncü fıkrası içerisinde teşebbüste kural olarak mümkün olmamaktadır. Bunun sebebi suçun meydana gelmesini mümkün olabilmesi için aracın kullanılmasının gerekli olmasıdır. O ana kadar olan tüm hareketler ise hazırlık hareketi niteliği taşıyacaktır. Bununla birlikte teşebbüsün kabul edilmesi halinde ceza ortaya çıkan zarar ya da tehlikenin ağırlığına göre belirleniyor olacağından soyut tehlike suçlarında ise somut olay içerisinde bir tehlikenin bile doğmuş olması aranmıyor olacağından yaptırımın neye göre belirleneceği ile ilgili olarak bir tartışmalı mevcudiyeti söz konusudur.

5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinde düzenlenmiş olan trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu bakımından bahsedilmesi gereken bir diğer durum içtima ile ilgili olan hususlardır. Karayolları trafik kanununun 14. maddesi içerisinde yer alan hükümlere göre karayolu yapısı üzerinde trafiği zora sokacak tehlikeye sokacak ya da engel ortaya çıkaracak trafik işaretlerinin görünmelerini engel teşkil edecek ya da zorlaştıracak bir şekilde bir şey koymak, bir şey atmak, bir şey dökmek, bir şey bırakmak ve benzeri hareketler içerisinde bulunmak yasak olmaktadır. Son fıkra hükümleri içerisinde buna aykırı davranan kişi lira para cezası uygulanacağına dair düzenleme söz konusudur. Buradaki para cezası bir idari yaptırım niteliği taşımaktadır. Kabahatler kanununun 15. maddesinin üçüncü fıkrasından kaynaklı olarak şartları meydana gelmiş olması halinde suçun faili konumunda yer alan kişiye yalnızca 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin birinci fıkrasından ceza verilecektir. Bununla birlikte 179. maddenin birinci fıkrasına göre tipik hareket mala zarar vermek şeklinde meydana gelmiş ise her iki suç arasında fikri içtima ilişkisinin meydana geldiğini söylememiz mümkün olacaktır. 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin birinci fıkrası içerisindeki hareketler seçimlik hareket niteliği taşıdığından Bu hareketlerden birden fazlası meydana gelmiş ise suçun etek olacaktır. Ancak böyle bir halde 5237 sayılı Türk ceza kanunun 61. maddesi bakımından temel cezanın belirlenmesi dikkate alınması gerekecektir. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin ikinci fıkrasında ve 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin üçüncü fıkrası içerisinde düzenleme bulmuş olan suç tipine uygun davranışları meydana gelmesi sonucunda ölüm neticesinin ortaya çıkması halinde doktrin içerisinde mevcut olan baskın görüşe göre fikri İçtima kuralları ile hareket edilmesi gerekli olacaktır. Yargıtay uygulaması içerisinde yine böyle bir durum söz konusu dur. Mevcut olan farklı bir görüş içerisinde 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin ikinci fıkrası ile 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin üçüncü fıkrası ile taksirle sebep olunan netice arasında ilişki asli ve tali norm kurallarına göre çözümlenmesi gerekli olmaktadır. Tehlike suçu niteliği taşıyan 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesine dair norm zarar suç niteliği taşıyan 85. madde ya da 89. maddenin gerisine çekilmekte ve bunun uygulanması durumu söz konusu olmamaktadır. Bununla birlikte doktorun içerisinde yalnızca tek suç meydana geleceği ile ilgili olarak ve ilk suçtan kaynaklı olarak ceza verileceğine dair görüşleri mevcudiyeti de söz konusudur. Ancak şunu söylemek gerekir ki taksirle yaralama suçunun takibi şikâyete bağlı bir nitelik taşıdığından suçun mağduru konumunda yer alan kişinin şikâyetçi olmaması halinde suçun faili konumunda yer alan kişi yalnızca 179. maddeden dolayı cezalandırıla bilir nitelik taşıyacaktır. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin birinci fıkrası ve ikinci fıkrası bakımından suçun mağduru konumunda yer alan kişi belirli ya da belirlenmesi mümkün olabilir bir kişi olmadığından birden fazla kişinin tehlike içerisinde bırakılması halinde dahi suç tek olmaktadır. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin üçüncü fıkrası bakımından da aynı şekilde bir yorum yapılması gerekli olmaktadır. 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin ikinci fıkrası trafik güvenliğini tehlikeye sokmak suretiyle başka bir kişinin malına zarar verilmesi halinde bu suçun olası kastın mevcudiyetini ortaya çıkardığı söylenebiliyor ise asli tali norm ilişkisi ortaya çıkacaktır. Öyle ki bir normal açık bir şekilde ya da örtülü olarak sadece farklı bir ceza normun ihlal edilmemiş olması şartıyla uygulama alanı bulması halinde asli tali norm ilişkisi meydana gelecektir. Asli normun mevcut olduğu durumlarda tali normun eyleme uygulanması olası olmamaktadır. Öyle ki tali normu olan 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesi asli normu olan 5237 sayılı Türk ceza kanununun 151. maddesinin gerisine çekilmektedir. Bundan kaynaklı olarak suçun faili konumunda yer alan kişi yalnızca mala zarar verme suçundan dolayı cezalandırılacaktır. Ancak 5237 sayılı Türk ceza kanununun 170. Maddesine dair içtihadın mevcudiyeti ile Yargıtay’ın bu durum ile ilgili olarak fikri içtima kurallarını uygulayacağını söylememiz mümkün nitelik taşımaktadır. Öyle ki 5237 sayılı Türk ceza kanunun 151. maddesi ile korunan hukuksal fayda 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin korudu hukuksal faydaya yalnızca kısmen karşıladığından asli tali norm ilişkisinden bahsetmek mümkün olmayacaktır. Eğer şartlar sağlanıyor ise fikri içtima hükümlerine başvurmak mümkün olacaktır.

Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçunda Yaptırım İle İlgili Olan Hususlar Nelerdir?

Trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu 5237 sayılı Türk ceza kanunun Üçüncü kısmının topluma karşı suçlar başlığı altında yer alan birinci bölümündeki genel tehlike yaratan suçlar başlığı altında 179. madde içerisinde düzenlenmiştir. 5237 sayılı Türk ceza kanunu bu 179. maddesi içerisinde öngörülmüş olan trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunun birinci fıkrasında öngörülmüş olan suçun cezası kanun hükümleri içerisinde bir yıldan altı yıla kadar hapis olarak belirtilmiştir. Asliye ceza Mahkemesi görevli nitelik taşımaktadır. 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin ikinci fıkrası bakımından soyut cezanın üst sınırı iki yıl hapis gerekli olduğundan yine asliye ceza Mahkemesi görevli nitelik taşımaktadır. Her üç suç tipi bakımından da re sen takip edilir bir nitelik söz konusudur. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 179. maddesinin ikinci fıkrası içerisindeki suç tipleri açısından hüküm olacak somut ceza hükmü açıklanmasının geri bırakılması ve erteleme sınırları içerisinde kılacak nitelik taşımaktadır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması 5271 sayılı ceza muhakemesi kanununun 231. Maddesi içerisinde düzenlenmiştir. Erteleme ise 5237 sayılı Türk ceza kanunun 51. maddesi içerisinde düzenlenmiştir. Öyle ki trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu bakımından hükmü açık olmasının geri bırakılması ve erteleme sınırları içerisinde bir değerlendirme söz konusu olacaktır. Bununla birlikte 179. maddenin her üç fıkrası bakımından somut cezanın 49. maddenin ikinci fıkrasından kaynaklı olarak kısa süreli hapis cezası kapsamı içerisinde kalması bir 5237 sayılı Türk ceza kanunun 50. maddesi bakımınca adli para cezasına ya da seçenek yaptırımlara çevrilmesine mümkün olabileceğini söylemek mümkün niteliktedir. Bununla birlikte şunu söylemek gerekir ki bu seçenek yaptırımlardan yalnızca birini seçmek mümkün nitelik taşıdığından hakkındaki hapis cezası adli para cezasına çevrilmiş olan suçun faili konumunda yer alan kişinin ayriyeten bir de 5237 sayılı Türk ceza kanunun 50. maddesinin birinci fıkrasının d bendi gereği belirli süreyle araç kullanmaktan yasaklanması mümkün niteliği taşımamaktadır. Bununla birlikte sanık konumunda yer alan kişi ile ilgili olarak da tayin olunan hapis cezası karşılığı olarak ehliyetinin geri alınmasına dair karar kılınması mümkünken araçtan yararlanmayı engelleyecek şekilde araç ruhsatını da geri alınmasına karar verilmesi de mümkün nitelik taşımaktadır. Bununla birlikte 5237 sayılı Türk ceza kanunun 49. maddesinin birinci fıkrası bakımından 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkrasına giren eylemin cezasının alt sınırı bir ay hapis en sevdiği taşıyacaktır. Bu bakımdan sonuç ceza 30 güne açmaz ise 5237 sayılı Türk ceza kanunun 50. maddesinin üçüncü fıkrasının uygulama alanı bulacağına dikkat edilmesi gerekmektedir. Suçun faili konumunda yer alan kişi daha önce hapis cezasına mahkûm edilmemiş nitelikteyse mahkûmun 30 gün ve daha az süreli hapis cezası birinci fıkra içerisinde yazılı seçenek yaptırımlardan birine çevirmek zorunluluğu taşımaktadır. 5233’e Türk ceza kanunun 179. maddesinin ikinci fıkrası bakımından suç içerisinde kullanılan eşyanın müsaitleri edilmesinin orantısız sonuçlar doğuracak olmasından kaynaklı olmak suretiyle 54. maddenin üçüncü fıkrası hükmü istinaden bununla başvurulması gerekli olduğu ileri sürülmektedir. Motorlu taşıt aracı için bu görüşün doğru olduğunu söylemekte mümkün olabilmektedir. Öyle ki burada bahsedilmesi gereken bir diğer husus 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesi içerisinde düzenlenen tüm suç tipleri kasıtlı nitelik taşıdığından Tek bir suçun mevcut olduğu halinde uygulama alanı bulabilen 5237 sayılı Türk ceza kanunun 53. maddesinin altıncı fıkrasına göre meslek ya da sınıfın sırasını yasaklanmasına veya ehliyetin geri alınmasına karar verilmeyeceği durumudur. Son bir durum olarak karayolları trafik kanununun 48. maddesinin dokuzuncu fıkrasına göre uyuşturucu ya da Uğurcum atıyorum kullanılıp kullanılmadığı veya alkolün kandaki miktarını tespit etmek amacı ile kolluk tarafından teknik cihazlar kullanılmasını kabul etmeyen sürücüleri idari para cezası verileceği ve sürücü belgesi iki yıl süreyle geri alınacağı düzenlenmiştir. Bununla birlikte ölçümü kabul Edip yasal sınırın üstünde alkollü olan sürücü konumunda yer alan kişinin sürücü belgesi ilk seferinde daha kısa süreli ikinci seferinde aynı süreyle geri alınmadan para cezası da her durumda daha düşük nitelik taşımaktadır. Her hâlükârda karayolları trafik kanununun 48. maddesinin dokuzuncu hükmü bunun amacı kontrolden kaçmak suretiyle yaptırımdan kurtulmaya çalışılmasını Önleme amacıdır. Bu açıdan söz konusu cezanın kullanılmaması istenilen hüküm içerisindeki cezadan daha ağır olması çelişkili bir nitelik taşımaktadır. Bu bakımdan bu düzenlemeye hukukun temel unsurlarından olan ölçülülük ilkesi ne aykırı olduğunu söylemek mümkün niteliktedir.

Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçunda Muhakeme İle İlgili Olarak Bahsedilmesi Gereken Hususlar Nelerdir?

Trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu 5237 sayılı Türk ceza kanununun üçüncü kısmının topluma karşı suçlar başlığı altındaki birinci bölümünün genel tehlike yaratan suçlar başlığı altında düzenleme bulmuş olan 179. maddesi içerisinde düzenlenmiştir. Bu suç ile ilgili olarak muhakemeden bahsetmemiz mümkündür. Muhakeme hukuku açısından uygulama sorunları esas olarak 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin üçüncü fıkrasında karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki burada temel durum alkol oranının belirlenmesi usulü olmaktadır. Uygulama içerisinde 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin üçüncü fıkrasından mahkeme çekimi kurulmasını mümkün olabilmesi için illa kan örneği ile alkol düzeyinin saptanması bir şart niteliği taşımamaktadır. Yargıtay’ın bu konuyla ilgili olarak görüşü ise bu yöndedir. Bu bakımdan nefes ölçümü ile tespit edilen verilerin güvenilirliğini şart kılmaktadır. Bu bakımdan böyle bir durumda hata payının yüksek olduğu söylenebilir niteliktedir. Ancak alman kanunu içerisinde böyle bir durumda ceza kanunu ile ilgili olan hükümlere başvurma da mümkün olabilmesi için zorunlu bir şekilde kandaki alkol değerinin saptanması gerekli olmaktadır. Diğer türlü kan testine dair bazı durumlar karayolları trafik kanununun 48. maddesinin ikinci fıkrasında ve karayolları trafik kanununun 48. maddesinin dördüncü fıkrasında düzenleme bulmuştur. Önemli bir değişiklik alkol metre ile ölçüm yapılmasına izin vermeyen kişiden kan örneği alınmasına olanak tanınması durumudur. Böyle bir düzenlemenin mevcudiyetinden daha önce işleminin kabul gitmemesi ile kan testi yaptırmak istediğini belirten kişi hastaneye gittiğinde kendisinden kan alınmasına da izin vermiyorsa doktorlar müdahale edememek TV Buda uyuşmazlıkları ortaya çıkarmak taydı. Karayolları trafik kanununun 48. maddesi içerisinde yapılan değişiklik özel kanunu kümlerini ki alkol muayenesine Kan örneği alınmasına dair hükümler saklıdır şeklinde ceza muhakemesi kanununun 75. maddesinin yedinci fıkrası bakımından destekleniyor olmaktadır. Öyle ki muhatabın rızası olmasa dahi bu hükümler bakımından kanının alınması mümkün olmaktadır. Uygulama içerisinde yaşanan bir sorun trafik kontrolü esnasında söz konusu olan ölçüme itiraz edilmesi halinde yapılan bir ikinci ölçümün yine alkol metre ile yapılıyor olması ve neticelerin birbiriyle uyumlu keşke etmemesidir. Böyle bir durumda yapılan bilimsel çalışmada her iki ölçümün alkol metre ile yapıldığı 95 olgunun 40’ı içerisinde iki ölçüm neticesinin birbiriyle uyumsuz olduğu ortaya çıkmıştır. Böyle bir halde mahkeme tarafından bilirkişi iki ölçümden hangisine itibar edilmesinin gerekli olduğuna ya da aradaki farklılığı sebepleri sorun teşkil etmektedir. Adli tıp kurumu beşinci ihtisas kurulu ölçüm içerisinde söz konusu olan cihazların zamanında ve usulüne uygun bir şekilde kalibrasyonunun yapılıp yapılmadığı ölçüm kuralları ile hareket edilip edilmediği ölçümü ile olay arasında söz konusu olan sürümü kullanılan cihazların teknik özelliklerinin dikkate alınması suretiyle düzenlendiği raporu neticesinde iki cihazdan birisinin daha güvenilir olduğunu ortaya koymuyor ise şüpheden sanık yararlanmaktadır. Öyle ki burada şüpheden sanık yararlanır ilkesi ile hareket edilmesi gerekmektedir. Alkol metre neticesinde itiraz edilmesi halinde kan örneği alınmış olduğunda alkometreye üfle mi anı ile kanın alınması an arasında söz konusu olan süre açısından kan testi sonucuna promil değerinin eklenmesi önem teşkil etmektedir. Bu açıdan harika ölçüm saatinin tutanak ile belirlenmesi önem teşkil eder. Bununla birlikte ayriyeten kan testine gidilmediği hallerde yalnızca tek bir nefes ölçüm yoluyla elde edilmiş olan değerin güvenilirliğinin gerekli usul ve teknikleri titizlikle ele almadığı hallerde tartışma söz konusu olmaktadır. Öyle ki uygulama içerisinde söz konusu olan husus ölçümlerin çok büyük ölçüde alkometreye yapıldığıdır. Bunların da çoğu durumda tek ölçüm şeklinde olduğunu görmekteyiz. Ancak söz konusu olan ölçümlerde yanılma payı yüksek olmaktadır. Fakat karayolları trafik kanununun 48. maddesinin altıncı fıkrasında yapılan ekleme neticesinde bu uygulamanın kanunlaştırıldığını ve gözden kaçırılmaması gerektiğini söylememiz gerekmektedir. 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin üçüncü fıkrası bakımından uyuşturucu madde etkisi meydana geldiğinde Yargıtay görüşlerinde her bir maddenin özelliklerini göre düzenlemelerin uygulama bulmasını gerekli kılacak mutlak sınırlar belirlenmemiştir. Önem teşkil eden durum her somut olay içerisinde ondan maddenin güvenli bir şekilde araç sürme yeteneğini ortadan kaldırmış olduğunun deliller ile kanıtlanması durumudur. Karayolları trafik kanununun 48. maddesinin sekizinci fıkrasına göre uyuşturucu ya da uyarıcı madde aldığı tespit edilen sürücülere idari para cezası verilir mi sürücü belgesi beş yıl süreyle geri alınır. Bu kişiler ile ilgili olarak ayriyeten Türk ceza kanunu hükümlerinin uygulama bulması durumundan bahsetmemiz gerekiyor. Öyle ki kullanılmış olan uyuşturucu doyurucu madde miktarının ne olduğu fark etmeksizin güvenli sürüş yeteneğinin kaybedildiğinin kanuni karine olarak benimseyen kişiler tarafından savunuluyor olmaktadır. Ancak 5237 sayılı Türk ceza kanunu yapılan atıf 5237 sayılı Türk ceza kanunun 191. maddesi bakımından değerlendirilmesi gerekmektedir. Her hâlükârda 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin üçüncü fıkrasının mutlaka uygulanma zorunluluğu olduğunu söylemek doğru olmamaktadır. Çünkü her bakımdan madde kullanımının miktarı ne olursa olsun güvenli sürüş becerisine ortadan kaldırdığını söylemek bilimsel bir söylem olmamaktadır. Öyle ki bir defalık ya da nadir bir şekilde esrar kullanımının araç kullanma yeteneğini bozduğu ispatlanmamıştır. Böyle bir halde her somutunu içerisinde özel bir değerlendirmenin yapılmasının gerektiğinin önem teşkil ettiğini söylemek gerekmektedir. Bunun sebebi alkol oranlarının aksine uyuşturucu doyurucu maddeler açısından her kişi ve her madde bakımından geçerli standart askeri değerler belirlemek bilimsel bakımdan elverişli bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Böyle bir halde bunlar göz ardı edilerek verilen kararlar şüpheden sanık yararlanır ilkesi ne ihlal teşkil eder nitelik taşımaktadır.

Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçunun Kanun Hükümlerinde Düzenlenmesinin Önemi Nedir?

Günümüzde trafik kazalarından kaynaklı olarak söz konusu olan yerinde birçok kişi yaşamını yitirmektedir. Bunun için trafik kazaları ile mücadele etmek amacıyla devlet tarafından birçok farklı yola başvurulması gereklilik arz etmektedir. Bu bakımdan karayolu ölümlerinin azaltılması amacına uygun teşkil edecek şekilde iş dünyası sosyal medya ve sivil toplum kuruluşlarının dâhil edilmiş olduğu trafik güvenliği platformu trafik güvenliği bakımından gerekli olan hususların belirlenmesi bunun neticesinde trafik kuralına aykırılık teşkil eden durumlar bakımından toplumun bilgilendirilmesine yönelik çalışmalar meydana getirmektedir. Bu çalışmaları ile birlikte toplum içerisinde farkındalığın meydana gelmesi ve trafik yönetim süreçlerinin içerisine destek sağlanması kapasite ve etkinliğinin artırılması gibi hususlar söz konusu olmaktadır. Bununla birlikte alkol denetimi yapılmış sürücülerin birçoğuna cezai işlem uygulandığı görülmektedir. Bununla birlikte emniyet kemeri takma oranının şehir içerisinde söz konusu oranı Şehir dışında olduğuna göre daha az olmaktadır. Bu oranlardan çıkarılacak sonuca göre duyarlılık ve bilincin artırılması bakımından söz konusu olan çalışmaların önemi yadsınamaz. Bununla birlikte bilimsel araştırmaların verilerine göre cezaların caydırıcılığı kamuoyunun devamlı olarak bilinçlendirilmesi denetimlerde etkinlik sağlanması ve görünürlüğün artması gibi faktörlerin desteklenmesi ile sağlanmaktadır. Öyle ki bir hukuksal faydanın korunmasının sağlanması bu faydanın ihlal edilmesine ceza hukukunun meydana getirdiği yaptırma bağlamak 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesi içerisinde söz konusu olan düzenlemeyle ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte trafik kanunu hükümleri içerisinde öngörülmüş olan idari yaptırımların uygulama bulması bakımından haksızlık içeriğini karşılama bulmayan bazı eylemler, ceza yaptırımı bağlanmak suretiyle trafik güvenliğinin sağlanması için söz konusu olan kamusal faydanın en üst derecede olmasıyla sağlanmak istenmiştir.

Kan filmleri içerisinde söz konusu olan tehlike kavramının tanımlanması zarar kavramının anlaşılıyor olmasına bağlılık teşkil etmektedir. Öyle ki ilk olarak zarar kavramının ne olduğunu bilmekte gerekir. Hukukumuz içerisinde zarar kavramı suçun konusuna da hayır işlenmiş olan eğilimin meydana getirdiği değer kaybı olarak tanımlanmaktadır. Hukuki değerlerin sadece ihlal edilmesinin mümkün olabilecekleri zararı unutulamayacakları sunulmaktadır. Bununla birlikte bize göre zarar kavramı kurulmuş olan hukuki değerin sahibi olan kişinin yani mağdur konumunda yer alan kişinin mevcut olan değerden mahrum bırakılması söz konusu olan değerden faydalanma olanağının ortadan kaldırılması şeklinde tanımlama bulunmaktadır. Nitekim korunmuş olan hukuki faydanın ihlal edilmesinin kan Dökümleri içerisinde öngörülmüş olan aykırılık hususuna göre zarar ya da tehlike şeklinde ortaya çıkabileceğine dair bir sonuca varmak mümkündür.

Tehlike kavramını tanımlaması içerisinde tehlikenin zarar imkânı ve zarar ihtimali olduğuna dair görüşlerin mevcudiyeti düşünmek suretiyle imkân ve ihtimal hususları ile ilgili olarak bir açıklığın meydana getirilmesi önem teşkil etmektedir. İhtimal kavramını, imkânın en fazla derecesi şeklinde kabul görenlere karşı olarak Bu iki kavramın farklı durumları ifade ettiği ve bundan kaynaklı olarak tehlikenin zarar ihtimali şeklinde tanımlanması gerekli olduğu ileri sürülmektedir. Objektif ve sübjektif teorileri yer vermek suretiyle tehlike kavramının mevcudiyetinin kişilerin bilgisinden bu kişilerin bilgisiz oluşlarına göre değişmeyeceği mevcut olup olmadığı bundan kaynaklı olarak sübjektif bir değer yargısı değil de zarar gibi objektif bir durum olduğunu söylemek mümkün niteliktedir. Zarar suçları tehlike suçları farklılığı açısından genel bilgilerin verilmesi suretiyle hırsızlık belgede sahtecilik, uyuşturucu ya da Uğurcum madde imal ile ticareti gibi suç tiplerine örnek olarak verilmesi ile zarar ya da tehlikenin suçun konusu niteliğinde olmadığı korunmuş olan o koku diğer üzerinde meydana geldiğini söylemek mümkün olabilmektedir. Birçok tehlike suçu içerisinde kanun hükümlerinin yaşam sağlık Malvarlığı gibi hukuki değerlerin tehlikeye düşürülmesine aramış olduğunun üstünü çizmek suretiyle bunu söylemek mümkündür. Tehlike suçları Hukukumuzda genel kabule paralel bir şekilde somut tehlike suçları ve soyut tehlike suçları başlığı içerisinde inceleme bulan bir niteliğe sahiptir. Somut tehlike suçları içerisinde belirli bir hukuki değerin tehlikeye düşmesi ve bu tehlikenin objektif olarak cezalandırıla bilirlik koşulu değil netice olarak ele alınmasının gerekli olduğunu belirtmek mümkündür. Bununla birlikte çoğunluğun görüşüne karşı tehlikenin netice olmasından kaynaklı olarak icra hareketlerinden sonra meydana geldiği objektif üçüncü kişinin ya da suçun faili konumunda yer alan kişinin bilgisine göre tehlikenin mevcudiyetinin değişmiyor olacağı, tehlikenin objektif bir durum meydana getirdiğinden kaynaklı olarak belirlenmesi hususu gündeme gelmiştir. Bununla birlikte değerlendirme içerisinde zararın meydana gelmiş olmasının tehlikenin de meydana gelmiş olmadığını ortaya çıkardığını söylemek mümkün olamayacaktır. Soyut tehlike suçları içerisinde bu suçlar da tehlikenin suç tipinin bir unsuru olmamaktadır. Bundan kaynaklı olarak bir tehlikenin meydana gelmiş olmasının aranmamasından bahsedebiliriz. Soyut tehlike suçları içerisinde söz konusu olan görüşlere yer verildikten sonra bu suçların cezalandırma sebepleri ne hareketin genel tehlikeliliği olduğuna dair bir sonuca varmak mümkün olabilecektir. 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin üçüncü fıkrası içerisinde düzenleme bulmuş olan emniyetli bir şekilde sevk ve idare edilmesi mümkün olmayacak bir durumda araç kullanma suçunun incelenmesine geçilen hususlarda suç ile korunmuş olan hukuki değerin trafiğin dolayısıyla kamu güvenliği olduğu, trafiği katılan kişilerin hayatı, vücut bütünlüğü ve mal varlığının korunmuş olduğunun söylenmesi mümkün niteliktedir. Maddi unsurların değerlendirilmesi içerisinde filin üzerinde meydana gelmesinden kaynaklı olarak suçun konusunun trafik olduğunu söyleyerek kanuni Kümler içerisinde trafik tanımına yer verildiğini ileri sürebiliriz. Suçun faili konumunda yer alan kişinin alkol ya da uyuşturucu madde ya da farklı bir sebeple güvenli şekilde araç kullanamayacak durumda olan sürücü niteliği taşıması halinde ve eyleme kendi başına gerçekleştirmesi gerekli olduğundan söz konusu olan suçun bizzat işlenmesi mümkün olan bir özgü suç olduğu neticesi ne ulaşılmaktadır. Suçun soyut tehlike suç olmasından kaynaklı olarak belli bir mağdur konumunda yer alan kişinin mevcut olmadı mağdur konumunda yer alan kişinin toplumu oluşturan her kişi olduğunu da belirtmek mümkündür. Fiilen süre içerisinde araç kullanmak eylemi göz önünde bulundurulduğunda ilk olarak araç kavramının ne oldu hangilerini bu kapsam içerisinde sayılması mümkün olabileceği yabancı mevzuat uygulaması içerisindeki örneklerin verilmesi ile belirtilmesi daha doğru olacaktır. Bu bakımdan araç kavramının dar yorumlanması ile bebek arabası tekerlekli sandalye gibi ulaşıma aletlerinin 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesi içerisinde söz konusu olan araç sayılmadığına dair bir açıklamada bulunmak mümkündür. Araç kullanmanın tekerleklerin dönmesi suretiyle aracın ilerlemesi ile başlamış oldu bundan kaynaklı olarak sürücü koltuğuna oturmak, kontağı çalıştırmak, el frenini indirmek şeklinde hareketlerin henüz araç kullanmak şeklinde anlaşılmayacağını ileri sürmemiz mümkündür. Bununla birlikte araç kullanmak için aracın yalnızca harekete geçmesini de yeterlilik teşkil etmediğini söyleyebiliriz. Söz konusu aracı kullanan kişinin aracın ilerlemesi bakımından önem teşkil eden teknik donanımına en azından hâkim nitelik taşıması gerekli olmaktadır. Güvenli bir şekilde sevk ve idare edememenin alkol, uyuşturucu ya da farklı bir sebepten kaynaklanmasının mümkün olabileceği, 1,0 promil ve üzerinde alkollü nitelik taşıyan kişiler açısından güvenli araç kullanma yeteneğinin mutlak kaybı bu promilin altında yer alan alkollü nitelik taşıyan kişiler açısından ise güvenli bir şekilde araç kullanma becerisinin nispi bir şekilde getirilmesinin uygulama içerisinde içtihat durumunda olduğu söz konusudur. Uyuşturucu ya da uyarıcı madde ve etkisi ile birlikte bu konu içerisinde yeterli araştırma olmamasından kaynaklı olarak güvenli araç kullanma yeteneğini nispi olarak yitirmeye dair koşulların uygulanmasını gerekli oldu bu kişiler bakımından ileri sürülmüştür. Diğer nedenin kapsamı içerisinde alkol ya da uyuşturucu madde haricinde kişinin güvenli bir şekilde araç kullanma becerisini ortadan kaldıran herhangi bir sebebin girmesine mümkün olabileceği bundan kaynaklı olarak suçun kapsamının oldukça geniş olduğuna dair hususun mevcut olduğundan bahsetmemiz mümkündür. Duyular içerisindeki kayıp ve zayıflamalar, kişilerin algı ve irade yeteneklerini etkileyecek haller tecrübesizlik ve bilgisizlik dahi farklı bir sebep içerisine girmesine mümkün olabileceği ileri sürülmektedir. Bununla birlikte sürücü belgesine sahip olmamanın bazı kişiler tarafından savundu bunun aksine kişinin emniyetli araç kullanamayacak durumda olduğu anlamına gelmediği bununla birlikte kişinin güvenli bir şekilde araç kullanması mümkün olabileceği ileri sürülebilmektedir. Söz konusu olan suçun ancak kasten işlenmesi mümkün olabileceği bundan kaynaklı olarak suçun faili konumunda yer alan kişinin kastının güvenli bir şekilde araç kullanması mümkün olmayacak durumda olduğunu da içerisinde barındırması gerekli olmaktadır. Suçun faili konumunda yer alan kişinin mevcut olmamasına rağmen emniyetli bir şekilde araç kullanılması mümkün olabilecek durumda olduğunun düşünülmesi suretiyle bu konuyla ilgili olarak yanılması durumunda aslında söz konusu olan kişinin emniyetli şekilde araç kullanamama ihtimalini en azından göze almış oldu öyle ki olası kastının mevcut olduğu bundan kaynaklı olarak bu hususun bir hata olarak kabul edilmemesini gerekli olduğu ileri sürülmüştür. İncelenmiş olan suç tepe kamuya karşı işlenmiş olan bir suç niteliği taşıdığından meşru savunma ve ilgili konumunda yer alan kişinin rızası gibi hukuka uygunluk sebeplerinin uygulama bulması mümkün olamayacağı ancak tecrübesizlik farklı neden kapsam içerisinde kabul edilmesinin mümkün olmasından kaynaklı olarak sürücü kursuna giden tecrübesiz kişiler açısından suç oluşmasına rağmen bu kişilere verilmiş olan K sınıfı sürücü aday belgesinin hukuka uygunluk sebebini meydana getirebileceğini belirtmek mümkündür.

Suç tipinin alkol ya da uyuşturucu madde etkisi içerisinde olmayı içinde barındırmasından kaynaklı olarak 5237 sayılı Türk ceza kanunun 34. maddesi içerisindeki düzenlemeye değinmek gerekli olmaktadır. Alman uygulaması içerisinde bir düzenleme olmamasından kaynaklı olarak sebebinde serbest hareketin gündeme gelmiş olduğu ancak Türk hukuku içerisinde 5237 sayılı Türk ceza kanunu içerisinde açıkça 34. madde söz konusu olması nedeniyle bu maddenin uygulama alanı bulacağından ileri sürmek mümkündür. Koşulları meydana geldiği halde zorunluluk halinde kusurlu ortadan kaldıran bir seni bularak uygulama bulabileceğini belirtmek mümkündür. İncelenmiş olan suç tipinin sırf hareket suçu olmasından kaynaklı olarak teşebbüse elverişli olmadığı savunma olsa bile icra hareketlerinin başlangıcı ile tamamlanıyor olması arasında bir husus olduğu takdirde teşebbüs hükümlerinin meydana gelebileceğini söylemek mümkündür. Bizzat işlenmesi mümkün olabilen bir suç olmasından kaynaklı olarak emniyetli bir şekilde sevk ve idare edilmesi mümkün olmayacak durumda araç kullanma suçunun dolaylı failliğin mümkün olmadığını söylemek mümkündür. Müşterek failin ise sadece aracı bizzat kullanmış olan diğer kişi açısından mümkün olabileceği ileri sürülmüştür. Öyle ki birden fazla kişi tarafından kullanılması mümkün nitelik taşıyan araçlar da koşulları sağlayan kişiler açısından müşterek failin mümkün olmasının söz konusu olabileceği bunun haricindeki kişilerin ise sadece azmettiren ya da yardım eden şeklinde suça iştirak etmesi mümkün olabileceği ileri sürülmüştür. Suçların içtima içerisinde sırasıyla görünüşte içtima zincirleme suç aynı neviden fikri içtima farklı neviden fikri içtima ve gerçek İçtima hususlarının mevcudiyeti söz konusudur. Bu hususlar 5237 sayılı Türk ceza kanunun 179. maddesinin üçüncü fıkrası içerisindeki suçun aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiş olan suça nazaran talibi nitelik taşımasından kaynaklı olarak ikisi arasında görünüşte içtima kurallarının meydana geleceğini söylemek mümkün olabilecektir. Zincirleme suçu kümlerini uygulama alanı bulması mümkün olabilmesi bakımından suçun faili konumunda yer alan kişinin baştan birden fazla suç işleme kararının olmasını gerekli oldu birden fazla suç işlemesini ise mütemadi suç olması nedeniyle ancak Kemali’nin kesilmesi durumunda mümkün olabileceği açıklama bulunmaktadır. Aynı neviden fikri içtima hükmün düzenlenmiş olduğu fıkra içerisinde aynı maddeden birinci fıkrasına yapmış olduğu atıftan yola çıkarak mağdur konumunda yer alan kişiye belirli bir kişi olmayan suçlar açısından da aynı beden fikri içtimaının uygulama bulmasının mümkün olabileceği hususunu İleri sürmek mümkündür. Bahsetmiş olduğumuz suç ile birlikte bir zarar sonucunun meydana gelmesi durumunda ise farklı neviden fikri içtima hükümlerinin mi yoksa görünüşte içtima hükümlerinin mi uygulama bulacağına dair Hukukumuzda mevcut görüşlerin söz konusu olmasından sonra asli-tali norm ile ilgili olan hususların uygulama bulması bakımından her iki suçun korunan hukuki değerlerinin örtüşmesinin gerekli olduğu ancak bu halde görünüşte içtimadan bahsedilmesinin mümkün olabileceğini söylemek mümkündür. Bunun aksi halinde fikri içtima kurallarının söz konusu olmasının gerekli olduğunu söylememiz mümkündür. İncelenmiş olan suçun aynı zamanda kabahat teşkil etmesinden kaynaklı olarak kabahatler kanunu hükümleri içerisinde kural olarak görünüşte içtima hükümlerinin uygulama bulması gerekli olurken karayolları trafik kanunu hükümlerinin 48. maddesinin beşinci fıkrası ve 48. maddesinin sekizinci fıkrası içerisinde mevcut olan özel içtima hükmü gereği gerçek içtima hükümlerinin uygulanması Gerektiğini söylemek mümkündür. Bir kişinin kan alkol yoğunluğunun saptanması için karayolları trafik kanunu hükümlerinin 48. maddesi içerisinde kolay verilen yetki gereği teknik cihazlar kullanılması suretiyle ceza muhakemesi kanununun 75. maddesi içerisinde düzenleme bulan vücuttan örnek alınması koruma tedbirinin uygulanabileceği belirtilmektedir. Teknik cihaz kullanılmasının kral olmasından kaynaklı olarak ölçümün alkol metre ismi verilmiş olan cihazlar ile nefes vermek suretiyle alkol ölçülerek yapılması gerekli olmaktadır. Kan içerisinde alkol ölçümünün yapılmasının mümkün olmasını Gerekli kılan durumların karayolları trafik kanunu hükümleri içerisinde 48. maddede sayılmış olan durumlar ile sınırlı olduğu ileri sürülmüş tür. Nefesten yapılan alkol ölçümünde her halükarda güvenli sonuçlar vermiyor olmasından kaynaklı olarak güvenli araç kullanma yeteneğinin mutlak kaybına karar verirken Bu ölçümün esas alınmasının sağlıklı olmadığı sağlıklı bir kararın mevcut olması bakımından kandan ölçüm yapılmasının gerekli olduğu ileri sürülmektedir.

Tefecilik Suçu ve Cezası

Tefecilik Suçu Nedir?

5237 sayılı Türk ceza kanunu 241. maddesinde tefecilik suçu düzenlenmiştir. Kazanç elde etmek amacıyla bir başkasına ödünç para veren kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis ve 500 günden 5000 güne kadar adli para cezasına çarptırılır. Söz konusu suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi durumunda verilecek olan ceza bir kat artırılır.

Sözlük anlamıyla tefecilik el altından yüksek faiz ile ödünç para verilmesi, faizcilik, murabahacılık olarak tanımlanır. Eski Türk ceza kanunu olan 765 sayılı Türk ceza kanunu hükümleri içerisinde tefecilik suçunu yer verilmemiştir. Hukukumuzda tefeciliğin suç olduğu ilk olarak 1933 tarihli 2279 sayılı ödünç para verme işleri kanunu ile anlaşılmıştır.

2279 sayılı kanunun 17. maddesi içerisinde düzenlendiği üzere tefecilik eden kişiler bir aydan bir seneye kadar hapsi ve 500 TL’den 10.000 TL’ye kadar ağır para cezasına mahkûm edilir. Bununla birlikte iki seneden beşine kadar ama hizmetlerinden memnuniyetlerine karar kılınır. Söz konusu cezalar tescil edilemezler. Bu madde içerisinde tefecilik hususu kanunun birinci maddesinde belirtildiği gibi ilgili mevzuatlara göre yetkili kılınmış olan kuruluşların haricinde faizden para kazanmak amacıyla ödünç para verme işlemleri ile uğraşılması bir gereklilik teşkil eden ruhsatı almadan menkul kıymetlerin satışına dair aracılık niteliği taşıması olarak tanımlanmıştır. 1983 yılında yürürlüğe konulmuş olan 1983 tarihli ve 90 numaralı ödünç para verme işleri hakkında kanun hükmünde kararname ile 1933 tarihli ve 2279 sayılı kanun yürürlükten kaldırılmıştır. Fakat tefecilik suçunun tanımlanmış olduğu 15. maddenin kanun hükmünde kararnamenin kanunlaşması ile birlikte yürürlüğe gireceği bu tarihe kadar 2279 sayılı kanunun cezai yaptırımını düzenlemiş olan 17. maddesinin yürürlüğe ürünün sürdürüleceği belirtilmiştir. Bu kanun hükmünde kararnamenin kanunlaşmamasından dolayı 2279 sayılı kanunun 17. maddesi, 5237 sayılı Türk ceza kanunun 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmesine kadar uygulama bulmuştur.

1 Haziran 2005 tarihinde 5230 Türk ceza kanunu yürürlüğe girmiştir. Kanun koyucu tefecilik suçunu bu kanun 241. maddesi içerisinde düzenlemiştir. Söz konusu düzenleme sonradan yürürlüğe giren kanundan kaynaklı olarak 2279 sayılı kanunun 17. maddesinin yürürlükten kaldırmıştır. Öyle ki mevcut kanuni düzenleme içerisindeki hükümlere göre tefecilik kazanç elde etmek amacıyla bir başkasına boş vermek olarak kabul görmektedir.

Tefecilik Suçu ile Korunan Hukuki Değer Nedir?

Tefecilik suçu 5237 sayılı Türk ceza kanunun ikinci kitabının topluma karşı suçlar başlıklı üçüncü kısmını ekonomi, Sanayi ve ticaret ilişkin suçlar başlıklı dokuzuncu bölümünde yer almaktadır. Tefecilik suçun düzenlenmiş olduğu yer göz önünde bulundurulduğunda kanun koyucunun bu suçu kaleme almak suretiyle korumak istediği hukuki değer, ekonomik düzenin işleyişine ve güvenliğinin sağlanması oldu söylenebilir. Bununla birlikte ekonominin istikrar için faiz politikalarının devletler tarafından belirlenmesi ve sürecin sadece devletin kontrolünde olması gereklilik teşkil etmektedir. Aksi durumda tefeciliğin yaygınlaşması, ekonomik sistemde devlet politikalarını uygun olmayan faiz oranlarının meydana gelmesine neden olacak ve söz konusu durum devletin ekonomik istikrarının korunmasının önüne geçecektir. Tefecilik düşünen bir bakımdan toplumun çıkarlarını ve ekonomik düzeni korumanın yanında biriyle koruduğunu söylemek gerekir. Öyle ki devletin vermiş olduğu kuruluşlar aracılığı ile devletin belirlemiş olduğu faiz oranları üzerinden ödünç para alma olanağı söz konusudur. Fakat bu kurum ve kuruluşlar ödünç para verdikleri sırada bireyin geçmişten o güne kadar olan ekonomik durumunu değerlendirmenin yanı sıra bunun neticesinde kredinin kısmen ya da tamamen verilmesine veya verilmemesine karar kılmaktadır.

Bir kişinin bir şekilde içinde bulunmuş olduğu zor durumdan faydalanmak suretiyle yüksek faizli ödünç para verilmesi, bireyin içerisinden çıkması mümkün olmayacak derinlikte ekonomik zorla düşmesine neden olabilmektedir. Böylece içinde bulunmuş olduğu çaresizliğin kullanılması suretiyle faiz ile ödünç para verilmesi ve kişinin çıkmaza sokulmasını da engelleniyor olması gereklilik teşkil eder. Bu yüzden tefecilik suç ile korunmak istenen hukuku değerlerden bir diğeri bireysel çıkarlardır. Burada altını çizmek gerekir ki tefecilik suçunun kandil günlerinde düzenlenmiş olduğu yerin, topluma karşı suçlar başlıklı kısım olmasından kaynaklı olarak kanun koyucunun suç açısından korumak istediği asıl hukuku değerini serbest rekabet işleyişi ve ekonomik hayatın güvenilirliği, bireyin çıkarlarının korunması amacının ikinci nitelikte olduğunu ileri sürülmesidir.

Tefecilik Suçunun Maddi Unsurları Nelerdir?

Suçun Konusu

Kanun hükümleri içerisinde kazanç elde etmek amacı ile bir başkasına borç vermek olarak ifade edilen tefecilik suçunun konusunu para oluşturmaktadır. Para sözlük içerisinde denetçi bastırılmış ulan üzerine değeri yazılı kâğıt ya da metalden ödeme aracı olarak karşımıza çıkar. Bununla birlikte malların değiştirilmesini aracılık eden genel eşdeğer anlamlarını da taşımaktaysa da paranın anlaşılmış tek bir tanımının olmadığını ileri sürülmektedir. Bunun yanı sıra doktor içerisinde paranın genel tanımı, belirli bir mal ya da hizmetin bedelinin ya da borçların ödenmesinde kullanmış onu ama genel olarak kabul gören en yaygın araç olarak ifade edilir.

Paranın fonksiyonlara genel kabul edilmiş görüşe göre dört tanedir. Bunların birincisi mal ve hizmetlerin satın alınmasında bir değişim aracı olmasıdır. Tarihte ilk olarak trampa şeklinde ifade edilmiş olan ve malın mal ile değiştiririz şeklinde bir form niteliği taşırmışsa da, paranın devreye girmesiyle mallarına el değiştirmesi kolay hale getirilmiştir. Paranın ikinci fonksiyonu, hesap ve değer birimi olmasıdır. Bu husus meydana gelen mal ve hizmetlerin değerlerinin para ile ölçülmesi olarak anlaşılmakta mal ve hizmetlerin belirli bir birim karşılığı paraya ise fiyat denilmektedir. Mal ve hizmetlerin para ile ölçülmesine mümkün olmasa bireyin satın almak istemiş olduğu mal ya da hizmetin muadilleri ile karşılaştırma imkânı da meydana getirmektedir. Bu husus paranın bugün kabul görmüş olan ödeme aracı olmasında büyük bir öneme sahip olmaktadır. Paranın üçüncü fonksiyonu, tasarruf aracı olmasından kaynaklanmaktadır. Buna göre bireylerin parayı tasarruf aracı olarak kullanmasının en önem teşkil eden nedeni paranın kendisinin bir ödeme niteliği taşıması ve paranın kullanılması için bir başka şeyi dönüştürülmesini gereklilik taşımamasıdır. Paranın son fonksiyonu iktisat politikası aracı niteliği taşımasıdır. Öyle ki devletler, para arzı ve faiz oranının kontrolünün sağlanmasıyla iktisat politikalarını meydana getirmektedirler.

Paranın şimdiki haline gelmesine kadar birçok farklı forma bürünmüş, gelişerek ve değişmek suretiyle bugüne kadar gelmiş olmasından bahsedebiliriz. Bugün bile gelişen teknolojinin yanı sıra para değişimine ve gelişimi devam ediyor olmaktadır. Öyle ki para malların değişimi şeklinde başlayan süreçte, bir emtia olarak deniz kabuğu, fildişi gibi farklı formlara bürünmüş nitelik taşımış altın ve gümüş gibi paralar genel olarak kullanıma tabi olmuş devamında altın ve gümüş yerine geçen ve karşılığı altın olarak banknotlara dönmüştür. Sonraki süreçte kullanılan altın karşılığı niteliği taşımayan banknotlar ve madeni paralar söz konusu olmuştur. Böylelikle gelinen noktada fiziksel para yerine, merkezi bankalar tarafından basılmış olan ve devletleri ait nitelik taşıyan para birimlerin temsil eden kaydı paralara dönüş ortaya çıkmıştır. Günümüzde küresel finans sisteminde piyasadaki paraların çok az bir kısmı fiziksel para niteliği taşıyorken geri kalan büyük kısmı kaydı para şeklindedir. Dijital ortam içerisindeki paranın kullanımı da artmıştır. Dijital ortamdaki paranın kullanımının artışının günümüzdeki seviyeye gelmesi paranın kullanımının kaybolacağına dair görüşleri meydana getirmektedir.

Öyle ki paranın fiziksel veya dijital olmasının bir önemi mevcut değildir. Tefecilik suçu açısından ister fiziksel isterse dijital formda verirsin suçu meydana geleceğinin kabul görülmesi gerekli teşkil eder. Bu bakımdan önemli olan husus para ister dijital ister titizlikten şekilde olsun arkasında bir devlet gücü ve güvencesi mevcut olan Türk Lirası, Euro, ABD Doları ve benzeri nitelik taşıyan para birimlerinden olması gereklilik teşkil eder.

Böylece kanunda mevcut olan düzenlemede Türk parası ya da yabancı para ayrımının yapılmamasından kaynaklı olarak tefecilik suçunun konusunu meydana getiren para, Türk Lirası, ABD Doları, Euro ya da herhangi bir yabancı para birimi şeklinde karşımıza çıkabilir. Teknolojinin hızlı bir şekilde gelişmesi ve değişmesi ile karşımıza şifreli mi şeklinde sana paranın bir hali olan kripto para kavramı ortaya çıkmıştır. Üzerinde durulması gerekli teşkil eden Bitcoin başta olmak üzere kripto paraların hukuki özelliklerinin saptanması ve bunlar ile ilgili olarak tefecilik suçunun meydana gelip geçmeyeceğinde üzerinde durulması gerekli teşkil eder. Kripto paraların içerisinde para ifadesi söz konusu olsa da Avrupa Merkez Bankası Bitcoin gibi para birimlerine, ekonomik anlamda para niteliği olarak kabul etmemektedir. Amerika Birleşik Devletleri içerisinde kripto paraların hukuk özelliklerinin emtia olduğu kabul görülmektedir. Öyle ki 2015 yılı itibari ile Amerika Birleşik Devletleri emtia vadeli işlemler Komisyonu Bitcoin ve diğer kripto paraların emtia olduğunu kabul ediyor olmaktadır. Bunun yanı sıra 2018 yılında bir yargılamaya konu olan kripto para kara içerisinde emtia olarak kabul görmüştür. Yine bununla aynı şekilde Kanada maniye dairesi, kripto paraları emtia olarak nitelendirmektedir. Kripto paraların kullanılması yoluyla yapılan ödeme eylemine takas olarak kabul görmektedir.

Bizim Hukukumuzda Bitcoin ya da diğer kripto paraların kullanılmasını yasal olmayan hale getiren ya da bu sistemi tanımış olan veya kullanılmasını onaylayan herhangi bir yasal düzenleme mecburiyet söz konusu değildir. Bu açıdan Bitcoin ya da diğer kripto paraların hukuki nitelikleri bakımından bir belirginlik olduğundan bahsetmemiz mümkün değildir. Bankacılık düzenleme ve denetleme kurumu Bitcoine ilişkin yapmış olduğu tek değerlendirme 25 Kasım 2013 tarihli basın açıklaması olarak karşımıza çıkmaktadır. Basın açıklaması içerisinde herhangi bir resmi ya da özel konuş tarafından ihraç edilmesi mümkün olmayan ve karşılığı için güvence verilmemiş olan bir sanal para birimi olarak bilinen Bitcoin, mevcut yapısı ve işleyişi itibari ile kanun kapsamında elektronik para olarak değerlendirilememekte ve bundan kaynaklı olarak kanun çerçevesinde gözetim ve denetim mümkün görülmemektedir denilmek suretiyle Bitcoin sanal para niteliği taşıdığını fakat elektronik para olarak kabul görülmesinin mümkün olmayacağını ileri sürmüştür. Fakat paranın gelişimi ile ilgili süreç dikkate alındığında Bitcoin ve diğer kripto paralar para olarak kabul edilmeseler dahi gelecekte para özelliğine sahip olma olasılıkları mevcuttur. Öyle ki ilk olarak 2018 yılında marshall adaları, Sovareign adlı kripto para resmi bir şekilde para olarak tanımlamıştır. Cumhurbaşkanlığı strateji ve bütçe Başkanlığı tarafından 2019 yılında temmuz ayında yayınlanmış olan 11. kalkınma planının içerisinde ilerde ikimiz içerisinde bir takım gelişmeler yaşanacağı belirtilmiştir.

Amazon Starbucks gibi firmalar da Bitcoin ile ödeme almaya başlamıştır. Bu durum kripto paraların mevcut yeri bakımından önemli olmaktadır.

Ancak şunu söylemek gerekir ki şu anda para olarak kabul görmeyen Bitcoin ve diğer kripto paralar tefecilik suçunun konusunu meydana getirmeyecektir. Öyle ki bir kişinin kazanç sağlamak amacıyla bir Bitcoine bir başka kişiye altı ay sonra fazla bir Bitcoin olarak geri vermesi koşuluyla ödünç vermesi durumunda tefecilik suçunu meydana geldiğinden bahsetmemiz mümkün olmayacaktır. Bununla birlikte kanun hükümleri içerisinde açık bir şekilde para kavramının tercih ediliyor olması nedeniyle paranın haricinde kalan altın, gümüş ve benzeri değerli madenler taşınır ve taşınmaz mallar tefecilik suçunun konusunu meydana getirmeyecektir. Öyle ki belirli bir kazanç elde etmek amacıyla ödünç verilmiş olan altın bilezik, kolye, araba, gayrimenkul tefecilik suçunu ortaya çıkarmayacaktır. Kanun kimleri içerisinde açık bir şekilde para kavramı kullanmış olmasına rağmen doktorun içerisinde farklı bir görüş 5237 sayılı Türk ceza kanununun 198. maddesi içerisinde mevcut olan değerlerin de tefecilik suçunun konusunu meydana getireceğini ileri sürmektedir. Bu görüş içerisinde 5237 sayılı Türk ceza kanunu 198’inci maddesi içerisinde mevcut olan devlet tarafından ihraç edilip de hamiline yazılı bunlar, hisse senetleri, tahliller ve Kuponlar yetkili kurumlarca çıkarılıp kanunen tedavi eden senetler, tahliller ve evrak ile milli ziynet altınları, para hükmünde olmaktadır. Buna göre kanun hükümlerinde açık bir şekilde para kavramı kullanmış olması durumuna rağmen söz konusu görüş buradan kaynaklanmaktadır.

Böyle bir düzenlemeye konu teşkil eden madde metin içerisinde ifade edilmiş olan değerler para niteliği taşımasalardı paraya eşit kabul görülmektedirler. Bu bakımdan sorulacak soru ceza kanunun özel hükümleri içerisinde düzenlenmiş olan ve sadece parada sahtecilik suçu ile bağlantılı bir şekilde kaleme alınmış olan düzenlemenin 241. madde içerisinde yaralan tefecilik suçu açısından geçerli olup olmayacağı ile ilgilidir. Söz konusu değerlerin tefecilik suçunun konusu olması gerektiğini ileri süren görüş içerisinde her ne kadar bu düzenleme özel hükümler içerisinde belirli bir suç açısından ortaya konulmuş olsa da para kavramının anlamını ve kapsamının saptanmasında yardımcı olacağı ileri sürülmektedir. Böylece söz konusu görüşe göre 5237 sayılı Türk ceza kanununun 198. maddesi hükmü içerisinde mevcut olan para hükmünde sayılacağından tefecilik suçunun konusunu meydana getirebilecektir. Bu açıdan milli ziynet altınlarının ya da maddemesin içerisinde mevcut olan diğer değerlerin kazanç elde etmek amacıyla bir başka kişiye ödünç verilmesinin tefecilik suçunu meydana getireceği kabul görülmektedir.

Öyle ki tefecilik suçu açısından paranın haricinde yer alan bir ekonomik değerin kazanç elde etmek amacıyla ödünç verilmesi durumunda tefecilik suçu ortaya çıkmayacaktır. Aksi bir durumun kabulü suçla ve cezada kanunilik ilkesine aykırılık teşkil edecektir. Ortaya konulmuş olan görüş açısından para kavramının geniş bir şekilde yorumlanıyor olması neticesi 198. madde hükmü içerisinde mevcut olan değerlerin tefecilik suçunu meydana getirdiği ileri sürülmektedir. Burada şunun üzerinde durulması gerekir ki doktorun içerisinde mevcut olan bu yorum kıyasa neden olmaktadır. Öyle ki 5237 sayılı Türk ceza kanunun özel günleri içerisinde mevcut öneme sadece parada sahtecilik suçu açısından özel bir hüküm niteliği taşıyan 198. maddenin diğer suç tipleri açısından uygulanması kanunilik ilkesinin geçerlilik teşkil ettiği bir sistemde doğru olmayacaktır. Böyle yasa kanun koyucunun para kavramının tefecilik suçu açısından 5237 sayılı Türk ceza kanununun 198. maddesi içerisindeki geniş şekliyle kabul etmesi durumunda 5237 sayılı Türk ceza kanununun 241. maddesi içerisinde buna benzer bir düzenleme yapması gereklilik teşkil eder. Yalnızca parada sahtecilik açısından öngörülmüş olan bu düzenlemenin tefecilik açısından da geçerli olduğunu kabul edilmesi kıyas niteliği taşımaktadır. Kıyas ise bilinmiş olduğu üzere hukukumuz içerisinde yasak olup bu şekilde bir yorum faaliyetinin yapılması kanunilik ilkesine aykırılık teşkil edecektir.

Fail

5237 sayılı Türk ceza kanunu içerisinde tefecilik suçunu tanımında faile ilişkin olarak özel bir vasıftan açık bir şekilde söz edilmemiştir. Bu yüzden tefecilik yapan her kişi bu suçun faili konumunda yer alan kişi olabilmektedir. Doktrin içerisinde tefecilik ilişkisine bir tarafta ödünç para veren diğer tarafta ise bunu alan iki kişinin mevcut olduğu düşüncesinden hareketle bu suçun çok faili bir suç tipi olduğu fakat benimsenmiş olan suç Siyaseti gereğince yalnızca ödünç para veren aktif suçun faili konumunda yer alan kişinin cezalandırıldığı ileri sürülmektedir. İçinde bulunmuş olduğu ekonomik zorluklar sebebi ile olan kredi ilişkisine göre oldukça olumsuz koşullarda borç almak zorunda olan ve ekonomik bir şekilde sömürülen kişinin hukuka aykırı bir zeminde mevcut olduğu ve tefecilik suçu ile korunan o koku değeri zarar verdiği söylenmesi mümkün olamayacaktır. Tefecilik ilişkisi içerisinde pasif al konumunda yer alan kişi olarak kabul edilmesi isabetli nitelikte olmamaktadır. Suç bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesi içerisinde işlenmiş nitelikte ise tüzel kişi suçun faili konumunda olmayacaktır. Bunun sebebi 5237 sayılı Türk ceza kanunun 20. maddesinde kaynaklanmaktadır. Tüzel kişilere bundan kaynaklı olarak para cezası da verilemez. Fakat diğer koşulların mevcut olması durumunda tüzel kişilere özgü güvenlik tedbirlerinin uygulanacağından bahsetmemiz mümkündür.

Mağdur

5237 sayılı Türk ceza kanunu hükümleri içerisinde düzenlenmiş olan tefecilik suçunun geniş anlamda mağduru konumunda yerin un kişi ticari yaşamındaki öneminin normal koşulları çerçevesinde işlenmesinde faydası olan her kişidir. Suçun doğrudan mağduru konumunda yer alan kişi faiz karşılığı borçlu olan ya da almak zorunda kalan kişi olarak karşımıza çıkar. Tefecilik ilişkisi içerisinde ödünç para alan kişinin suçun faili niteliğinde olan kişi ve dolayısıyla suç olup olamayacağı yönündeki görüşe iştirak etmek mümkün olmayacaktır. Öyle ki suçun faili konumunda yer alan kişinin vermiş olduğu üç parayı alan kişi iradi bir şekilde bu eylemin bir tarafı olmaktadır. Ancak buna içinde bulunmuş olduğum mali nedenler sebebiyle katlanmaktadır. Böylece söz konusu suçun doğrudan mağduru bahsettiğimiz şekilde sebeplerle normal kredi ya da finans kurumlarından para temin edemeyen ve bu sebeple genellikle yüksek faiz ile ve ekonomik açıdan olumsuz koşullarda ödünç paralan gerçek anlamda zarar gören kişi olmaktadır. Kanun koyucu izlemiş olduğu suç politikası nedeniyle ödünç para alan kişi cezalandırılmadığına göre söz konusu kişinin mağdur olarak kabul edilmesi açıktır. Tüzel kişilerin suçun mağduru konumunda yorulan kişi olmasına mümkün olmaması nedeniyle devlet suçun mağduru niteliği taşıyamaz. Fakat tefecilik eylemi sebebiyle vergi kaybına uğraması finans sisteminin bozulması zarar görmesi ya da böyle bir tehlikeye maruz kalması halinde suçtan zarar gören konumunda olmaktadır. Yargıtay son zamanlarda söz konusu uygulamalarında faiz ile boş alan kişiye suçun mağduru olarak kabul görmekte ise de bazı kararlar içerisinde söz konusu kişilere suçtan zarar gören olarak kabul etmektedir.

Fiil

5237 sayılı Türk ceza kanunun tefecilik suçunu düzenleyen maddesinde suç unsuru olarak yer alan eylem kazanç elde etmek amacı ile başkasının ödünç para vermektir. Genel bakımdan ödünç verme belirli bir süre sonra geri ödemek koşuluyla bir başkasına para ya da mal verme olarak karşımıza çıkar. Veyahut geri alınmak ve belirli bir süre için verilmek istenen ödünç para niteliklerini taşır. Söz konusu suç bakımından tipik olan eylem maddi kazanç elde etmek amacı ile belirli bir vadeye bağlı olarak bir miktar paranın verilmesidir. Fakat maddi hüküm içerisindeki tanım ile ödünç para vermenin sözlük anlamı tefecilik suçunu meydana gelmesine vücut vermeye elverişli olmamaktadır. Çünkü burada cezalandırılmak istenen eylem yalnızca ödünç para verme değildir. Burada söz konusu durum tefecilik yapmaktır. Söz konusu halde tipik bir eksik ceza normu niteliği taşıyan bu suçun meydana gelmesi için tefecilik şeklindeki madde başlığı değerlendirilerek ödünç para verme hakkında iş ve işlemler içerisinde tefecilik eylemini tanımlayan ve sınırlayan 90 sayılı kanun hükmünde kararnamenin göz önünde bulundurulması gerekir. Bununla birlikte 6098 sayılı Türk Borçlar kanununda göz önünde bulundurulması gereklilik teşkil eder. Tefecilik suçuna baktığımızda kelime olarak Tefecinin işi, faizcilik Niteliği taşıyan aracı kurumların haricinde yer alan kişiler tarafından yasal faiz oranının üzerinde bir faiz oranında boş verme olarak tanımlanmış olan Tefecinin bağlayıcı tanımı 90 sayılı kanun hükmünde kararname de yapılmıştır. Öyle ki söz konusu kanuni günde kararname hükümlerine göre devamlı ve mutat Meslek durumunda faiz ya da farklı isimlerle bir ivaz karşılığı ya da ipotek almak yolu ile ödünç para verme işleriyle uğraşan ya da ödünç para verme işlerine aracılık da bulunan ve kendilerinin faaliyet izni verilmiş olan gerçek kişilerin faaliyeti İkrazatçılık yapmak üzere izin alınma durumu söz konusu olmadan faizi da her ne isimli olursa olsun bir ivaz karşılığı ya da ipotek almak suretiyle ödünç para verme işlemlerinin yapılması ya da bu işlerin meslek olarak edinilmesi ve kanun hükmünde kararname yarınki alınmış olan irkazatıcılık izni iptal edildiği durumda ödünç para verme işlerine devam edilmesi ise tefecilik olarak nitelendirilmeye tabi tutulmuştur. Burada belirtilmesi gereken durum tefeciliğin bu teknik anlamı 90 sayılı kanun hükmünde kararnamenin yürürlükte olduğu tarihe kadar bağlayıcı nitelik taşıdığı gibi bir terim olarak hukukumuz içerisinde mevcut olduğundan bu tarihten sonuçların eylemler bakımından da geçerlilik teşkil etmektedir. Tefeciliğin açıklanmış olan tanımla içeri değerlendirildiğinde suç tanımında mevcut olmasa da ihtiyati nitelikte bir suç olup oluşumu için faili tarafından meslek edilmesi zorunluluk teşkil etmektedir. Öyle ki bir işin meslek olarak edilmesinden bahsedilmenin mümkün olabilmesi için bir kişi birçok kez ya da birden fazla kişiye sürekli şekilde ödünç para verilmiş olması zorunluluk teşkil eder. Amacı ne olursa olsun bir kişiye yalnızca bir kez ödünç para vermenin bu suçu meydana getirdiğinden bahsetmek mümkün olmaz. Yargıtay’ın vermiş olduğu kararlarda kazanç elde etmek amacının ispati içerisinde suçu meydana gelmesini engelleyen ek bir unsur olarak arada gerçek ya da olan bir ticari alışverişini söz konusu olması ya da yakın akrabalık ilişkisi gibi hususlar sustuğum içerisindeki belirsizliği gidermeye ve sınırlarının daraltmaya dair pratik faydaları olan fakat hukuki dayanağı söz konusu olmayan argümanlar Olarak karşımıza çıkar. Çünkü tefecilik suçunun kenar başlığı ile birlikte yasal tanımı ilgili mevzuat hükümleri içerisindeki düzenlemeler ve gerekse tefecilik terim olarak anlamı değerlendirildiğini suçu meydana gelmesi için aranması gerekli kazanç elde etmek için, belirli bir vadeye bağlı olarak, fahiş orandaki bir faizle ve sistematik şekilde borç vermek olarak karşımıza çıkmaktadır. Suçun yorumlanması ve uygulanmasında bu unsurların değerlendirmemesi halinde ticari nitelik köşesini taşımasın günlük yaşamda iki kişi arasında mevcut olan bir para alışverişi bile suç kapsamı içerisinde olabilmektedir.

Taksir ile Yaralama Suçu ve Cezası

Kusur Kavramı Nedir?

Suç genel teorisi kısaca suçun ne olduğunu ortaya koymaya çalışmaktadır. Yani bununla demek istenen suçun zorunlu unsurlarını, suçun diğer hukuka aykırı fiillerden farkını ve suçu ağırlaştıran ya da hafifleştiren sebepleri ele alarak irdelemektedir. Tipe uygun ve hukuka aykırı bir fiilin yapılmış olması failin sorumluluğu için ne yazık ki yeterli değildir. Failin bahsi geçmekte olan eylemi gerçekleştirirken kusurlu olması da gerekmektedir. Kusura dayanan sorumluluk anlayışı ile bağdaşmayan objektif sorumluluk bazı hukuk sistemlerinde varlığını sürdürmek ile birlikte 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu ise belirtmiş olduğumuz bu sorumluluk anlayışından günümüzde vazgeçmiş bulunmaktadır.

Continue reading “Taksir ile Yaralama Suçu ve Cezası”

Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma

 

Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma Suçu Nedir?

5237 sayılı Türk ceza kanunun kamu barışına karşı suçlar başlıklı beşinci bölümünün içerisinde yer alan 220. maddede suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu düzenlenmiştir. Madde hükmüne göre kanunun suç saymış olduğu eylemleri işlemek amacıyla örgüt kuran kişiler ya da yöneten kişiler, örgütün yapısı, sahip olduğu üye sayısı ile araç ve gereç açısından amaç suçları işlemeye elverişli nitelik taşıması durumunda, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılması gerekir. Fakat örgütün mevcudiyeti için üye sayısının en az üç kişi olması gereklilik teşkil eder.

Continue reading “Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma”

Suç Delillerini Yok Etme, Gizleme, Değiştirme Suçu

Suç Delillerini Yok Etme, Gizleme veya Değiştirme Suçu Nedir?

Suç delillerinin yok etme, gizleme veya değiştirme suçu 5237 sayılı Türk ceza kanunun 281. maddesi içerisinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek amacı ile bir suçun delillerini yok eden, silen, gizleyen, değiştiren ya da bozuntu meydana getiren kişi altı aydan beş yıla kadar hapis cezasına çarptırılır. Kendi işlemiş olduğu ya da suçun işlenmesine iştirak ettiği suç ile alakalı olarak kişiye bu fıkra hükmüne göre ceza verilmesi mümkün olmaz. Söz konusu suçun kamu görevlisi tarafından görevi ile bağlantılı bir şekilde işlenmesi durumunda verilecek olan ceza yarı oranında artırılır. İlişkin olduğu suçtan kaynaklı olarak hüküm verilmeden önce gizlenen delilleri mahkemeye teslim eden kişi ile ilgili olarak 281. maddede tanımlanan suçtan kaynaklı verilecek olan cezanın beşte dördü indirilir.

Continue reading “Suç Delillerini Yok Etme, Gizleme, Değiştirme Suçu”

Sistemi Engelleme, Bozma, Verileri Yok Etme veya Değiştirme

Sistemi Engelleme, Bozma, Verileri Yok Etmeye veya Değiştirme Suçu Nedir?

5237 sayılı Türk ceza kanununun bilişim alanında suçlar başlıklı onuncu bölümünün 244. maddesinde sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme suçu düzenlenmiştir. Madde hükmüne göre bir bilişim sisteminin işleyişini engelleyecek nitelik taşıyan eylemlerde bulunan ya da bozan kişi bir yıldan beş yıla kadar hapis cezasına çarptırılır. Bir bilişim sistemi içerisindeki verileri bozan, yok eden, değiştiren ya da erişilmez hale getiren, sisteme veri yerleştiren, mevcut olan verileri farklı bir yere gönderen kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına çarptırılır. Bu eylemlerin bir banka ya da kredi kurumuna veya bir kamu kurum ya da kuruluşuna ait bilişim sistemi üzerinde işlenmesi durumunda verilecek olan ceza yarı oranında artırılır. Söz konusu eylemlerin işlenmesi vasıtasıyla kişinin kendisinin ya da bir başkasının faydasını haksız bir çıkar sağlanmasının farklı bir suç meydana getirmemesi durumunda iki yıldan altı yıla kadar hapis ve 5000 güne kadar adli para cezasına hükmolunur.

Continue reading “Sistemi Engelleme, Bozma, Verileri Yok Etme veya Değiştirme”

Resmi Belgeyi Bozmak, Yok Etmek Veya Gizlemek Suçu

Resmi Belgeyi Bozmak, Yok Etmek Veya Gizlemek Suçu Nedir?

5237 sayılı Türk ceza kanununun 205. maddesine göre resmi belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek suçu hüküm altına alınmıştır. Söz konusu hükme göre gerçek bir resmi belgeyi bozan, yok eden ya da gizleyen kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına çarptırılır. Suçun kamu görevlisi tarafından işlenmiş olması durumunda verilecek olan ceza yarı oranında artırılır.

Continue reading “Resmi Belgeyi Bozmak, Yok Etmek Veya Gizlemek Suçu”

İnfaz Kurumuna veya Tutukevine Yasak Eşya Sokma Suçu

İnfaz Kurumuna veya Tutukevine Yasak Eşya Sokma Suçu Nedir?

5237 sayılı Türk ceza kanunu 297. maddesinde İnfaz Kurumuna veya tutukevine yasak eşya sokma suçu düzenlenmiştir. Madde hükmüne göre infaz kurumuna ya da tutuk evine silah, uyuşturucu ya da uyarıcı madde ya da elektronik haberleşme aracı sokan ya da bulunduran kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına çarptırılır. Bu suçun konusunu meydana getiren eşyanın temin edilmesi ya da bulundurulması farklı bir suçu meydana getirdiği durumda fikri içtima hükümlerine göre belirlenecek ceza yarı oranında artırılır. Bahsetmiş olduğumuz bu hususun kapsamı dışında kalan firarî kolaylaştırıcı her türlü alet ve malzemeye, her türlü saldırı ve savunma araçları ile yangın çıkarmaya elverişli malzemeyi, alkol içeren her türlü içeceği, kumar oynanmasına imkân sağlayan eşya ve malzemeyi, kanunun 188. maddesinde tanımlanmış olan suçlar saklı kalmak üzere yeşil reçeteye tabi ilaçları, ses ve görüntü almaya yarayan araçları ceza İnfaz kurumuna ya da tuzluk evine sokan buralarda bulunduran ya da kullanan kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına çarptırılır. Bahsetmiş olduğumuz suçların hükümlü ya da tutukluların korunması ile görevli kişiler tarafından işlenmesi durumunda verilecek olan ceza bir kat artırılır. Bahsetmiş olduğumuz suçların konusunu meydana getiren eşyayı yanında bulunduran ya da kullanan hükümlü ya da tutuklu bunu kimden ve nasıl elde ettiği ile ilgili olarak bir bilgi verirse verecek olan ceza yarı oranında indirilir.

Hukuk düzeni içerisinde ayrılmaz bir parça niteliği taşıyan ceza hukuku, suç ortaya çıkaran eylemleri ve buna uygulanacak müeyyidelerin neler olduğuna dair düzenleme de bulunur. Aslında cezai yaptırımı ihtiva eden hukuk kurallarının temelinde bu tür kurallara uygun bir şekilde davranma ve ceza baskısı vasıtasıyla zorlama söz konusu olmaktadır. Ceza kuralları içermiş olduğu emir ve yasaklar ile toplumsal yaşamın korunmasını sağlar. Yasalar ile oluşturulmuş kurallar insanlar arasında mevcut olan çıkar çatışmalarının önlenmesi ve bir arada yaşamanın güvenli hale getirilmesini sağlar. Ceza hukuku kişilerin haklarını ihlal eden davranışlardan hangilerinin suç olarak tanımlanması gerektiği ile ilgili ve bu davranışların hangi koşullar altında işlenmesi durumunda suç meydana geleceğini suçun faili konumundaki kişi ile ilgili olarak hangi türde yaptırımlar uygulanacağını düzenlemeye tabi kılar.

5237 sayılı Türk ceza kanununun özel hükümler başlıklı ikinci kitabının, millete ve devlete karşı suçlar ve son hükümler kısmından adliye karşı suçlar başlıklı ikinci bölümü içerisinde 297. maddede İnfaz kurumuna ya da tutuk evine yasak eşya sokma suçu düzenlenmiştir.

İnfaz Kurumuna veya Tutukevine Yasak Eşya Sokma Suçunun Unsurları Nelerdir?

Fiil

Ceza hukuku içerisinde bir suçun meydana gelebilmesi için yapma ya da yapmama şeklinde bir eylemin söz konusu olması gerekir. Dış dünyada ortaya çıkan söz konusu davranış kanuni tanımı uygun bir nitelik taşımadıkça ceza hukuku açısından bir eylemin mevcudiyetinden bahsetmek mümkün olmaz. Eylem mutlaka dış dünyada meydana gelen bir insan davranışının şeyi taşımakta yalnızca bir düşünce olmamaktadır. Eylemin yalnızca bir düşünce olması onu ceza hukukunun konusu yapmaktan alıkoyar. Bununla birlikte yalnızca düşünce sorumluluk nedenini meydana getirmez. 5237 sayılı Türk ceza kanununun ikinci maddesi içerisinde kanunun suç saymadığı bir eylemden bahsedilmeyeceği belirtilmekte bu madde içerisindeki düzenlemeden suçun maddesini eylemin meydana getirdiği görülmektedir. Öyle ki ceza hukuku eylem ceza hukuku niteliği taşıdığından insanların duygu ve düşünceleri ceza hukukunun konusunu meydana getirmez. Ceza hukuku bakımından suçun mevcudiyeti için suçun madde metin içerisinde düzenlenen tipikliğin ortaya çıkmış olması gerekir. Söz konusu suçun madde metin içerisinde düzenlenen tipikle uygun eylemin irade bir şekilde ortaya çıkması gerekir. Çünkü uygun haksızlığın meydana gelebilmesi için koşul suçun kanuni tanım içerisinde belirtilmiş olan hareket et hareketlerin yapılmasıdır.

Ceza hukuku içerisinde insanın dış dünyada belirlenmiş olan irade davranışı şeklinde tanımlanan eylem, dış dünyaya iki şekilde ortaya çıkabilir. Bir şey yapmak ya da yapmamak olarak icra, ikinci olarak ihmali bir eylemden bahsedilmesi gerekir. Harekete göre suç tiplerinden seçimlik hareketli suçları içerisinde suçun kanuni tanımlamada birden fazla hareket gösterilmiş olmanın yanı sıra suçun meydana gelebilmesi için marketlerin birden çoğunun meydana gelmesi gerekmemektedir. Suçu meydana gelmesine mümkün olabilmesi için kantonun içerisinde belirtilmiş olan hareketlerinden yalnızca birinin olması bile yeterlilik teşkil eder. Kanuni tanım içerisinde gösterilmiş olan eylemlerin tamamı icra edilmiş olsa dahi ortada tek suç söz konusu olmaktadır. Seçimlik hareketlerin birkaçının ya da tamamının meydana gelmiş olması sebebiyle suçun birden fazla işlenmiş olduğu iddia edilmesi mümkün nitelik taşımayacaktır. Fakat seçimlik hareketli suçtan bahsetmenin mümkün olabilmesi için seçimlik hareketlerin aynı konuyla ilgili olunması gerekmektedir. Seçimlik bir şekilde belirlenen birden fazla hareketin konularının birbirinden farklı nitelik taşıması halinde seçimlik hareketli suç meydana gelmeyecektir. Böyle bir durumda kanun maddesi hükmü içerisinde düzenlenmiş olan her bir konuya dair gerçekleştirilmiş olan fil ayrı bir suç ortaya çıkarır. Seçimlik hareketlerden birinin tekrar durumunda suçun konusunun aynı olması koşulu ile suç bir defa işlenmiş kabul edilir.

Seçimlik hareketlerden bazılarının veya tamamının vücut bulmuş olmasa 5237 sayılı Türk ceza kanununun 61. maddesi hükmü içerisinde cezanın belirlenmesi bakımından dikkate alınabilmektedir. Öyle ki 5237 sayılı Türk ceza kanununun 61. maddesine göre ceza belirlenmesinde birden fazla seçimlik hareket ihlali olarak değerlendirilebilecek olan suçun faili konumunda yer alan kişinin aynı konuya dair gerçekleştirmiş olduğu seçimlik hareketli birkaç tane olması durumu mevcuttur. Öyle ki İnfaz kurumuna yasak eşya sokma suçu bakımından yasak eşyanın kuruma sokulması bulundurulması ya da kullanılması ayrı ayrı suçlar olmaktadır. Seçimlik hareketlerden bulundurma eğilimi devam eden nitelik taşımış olduğuna kesintisiz bir niteliktedir. Fakat burada bulundurulan eşyanın aynı suçun faili konumunda yer alan kişi tarafından kuruma sokulmuş olduğunu saptanmış durumunda failin ikinci bulundurma elimi aynı konu seçimlik ikinci hareketi niteliği taşıyıp ayriyeten bir suç niteliği söz konusu olmayacaktır.

Tek başına kullanma eylemini icra eden suçun faili konumunda yer alan kişi bakımından bu suç kesintisi suç niteliği taşımaktadır. Bulundurma eylemi yasak eşyanın kişinin egemenlik alanında veya üzerine tutulması şeklinde karşımıza çıkar. Bulundurma eyleminin mevcudiyeti için eşyanın makul bir süre tutulması gereklilik teşkil eder. İçerisinde bulundurma eğilimi bakımından sürenin dikkate alınması gerektiği ileri sürülmüştür. Bununla birlikte yine Yargıtay’ın mevcut bir karar içerisinde kullanma eğilimi maddesinin ilk fıkrası bakımından seçimlik hareketli taşımamışsa da kullanma eyleminin süresi dikkate alındığında kullanmanın, bulandırma eylemini de kaplamış olduğu ve bundan kaynaklı olarak sanık konumunda yer alan kişinin cezalandırılmasının gerektiği ileri sürülmüştür. Yine Yargıtay’a mevcut bir karar içerisinde kullanma eğiliminin anayasa Mahkemesi iptal kararıyla suç olmaktan çıkarılmış olması karşısında sanık konumunda yer alan kişinin cep telefonu ve sim kartı ile yakınını bir kez arama eyleminin süreklilik arz etmediğini bundan kaynaklı olarak bulundurma eyleminin gerçekleşmediğini ve kullanma işleminin de suç meydana getirmemesi nedeniyle sanık ile ilgili beraat kararı verilmesi gerektiğini ileri sürülmüştür.

Netice

5237 sayılı Türk ceza kanununun 297. maddesi içerisinde düzenlenmiş olan İnfaz kurumuna ya da tutuk evine yasak eşya sokma suçunda kendisine hukuk en değer ve önem tanınan bir eylemin yapılması ya da yapılmaması olarak meydana gelen hareket sonucunda meydana gelen değişikliğin netice denir. Dış dünya içerisinde eylem ile meydana gelmiş olan değişiklik değil suçun kanuni tanımında yer alan unsur olarak mevcut olan değişiklik neticeye karşılık gelir.

Neticenin esasına dair bir şekilde Doktrin içerisinde farklı görüşler mevcudiyeti söz konusu olmaktadır. Netice ile ilgili olarak bazı görüşler neticenin insan davranışının doğal bir etkisi niteliği taşıdığını ve bu davranışın dış dünyada meydana getirmiş olduğu değişiklik olduğunu savunurken bazı görüşler neticenin insan davranışının zarar vermek ya da tehlikeye sokmak vasıtasıyla hukukta kurulmuş olan faydanın ihlal edilmesi olduğu ileri sürülmüştür. Neticenin insan davranışının doğal bir etkisi şeklinde bu davranışın düştün ya da ortaya çıkar da değişiklik olduğunu savunan anlayış doğalcı bir anlayış niteliği taşımaktadır. Buda alıcı anlayışa göre dış dünyada ortaya çıkmış olan değişiklik insan davranışı ile sebep sonuç ilişkisi olan ve dış dünyada bu şekilde ortaya çıkan değişiklik ileri sürülmektedir olup sonuç davranıştan farklı ve kesin bir davranıştan farklı olmanın davranışın haricinde fakat davranışa bağlantısı olan bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu anlayışa göre netice suçun her durumda zorunlu unsurunu telin taşımamaktadır. Bazı suç tipleri içerisinde kanun suçun meydana gelebilmesi için kanunu tipe uygun eylemin yapılmasına yeterli görmekle ayriyeten dış dünyada bir değişikliğin ortaya çıkmasını unsur olarak aramamakta bu hali ile kanun hükümleri içerisinde sonucu söz konusu olmayan suçlar da bulunmaktadır. Öyle ki hukuk düzeni içerisinde söz konusu anlayışına uygun şekilde neticeli suçlar yanı sıra neticesiz suçların da mevcudiyeti söz konusudur.

Neticenin insan davranışının zarar vermek veya tehlikeye sokmak vasıtasıyla hukuken korunan çıkarın ihlal getirecek bir niteliğe sahip olduğunu savunan anlayış normatif bir nitelik taşımaktadır. Normatif anlayış bakımından netice, ilgili hukuk kuralının kurmuş olduğu çıkar ya da mevcudiyetin ihlali olarak tanımlamaya tabi olur. Öyle ki neticesi suç bulunmamak ile birlikte hukukta korunan menfaatin ihlal edilmesi olarak meydana gelen netice tipe uygun hareketle mantıksal bir şekilde neden sel bir bağ içerisinde bulunmaktadır. Bu bakımdan netice ister zarar ister tehlike niteliği taşırsın önem teşkil eden dış dünyada değil hukuk dünyası içerisine ceza kuralına aykırı bir durumun meydana gelmiş olması niteliği taşıdığından her suçta bir netice söz konusu olmaktadır. Söz konusu anlayış için önem teşkil eden durum tipi uygun eylem ile hukuk normunun ihlal edilip ayriyeten dış dünyada değişiklik netice şeklinde aranmamaktadır. Normatif anlayış bakımından yapılmış olan kabul içerisinde suçun kurum şu anda hukuki değer ihlalinin netice şeklinde kabul edilmesi düzenlenmiş olan tipe uygun eylemin meydana gelmesi niteliğindedir. Netice bu eğilimi takip eden ve eylemin nedensellik bağı ile bağlı bir şekilde ayetin ortaya çıkmasıdır namusu niteliği taşımaktadır. Her eylem ile mutlaka dış dünya içerisinde bir sonuç ortaya çıkmayacağından her suç bakımından neticenin suç niteliği taşımadığı fakat neticenin suçun sonucu olarak kabulü için suca dair kanun maddesi içerisinde neticenin mevcudiyetine yer verilmiş olması gereklidir.

Suçlar türlerine göre sırf hareket suçu ile neticede suçlar olarak sınıflandırmaya tabi tutulabilmektedir. Sırf hareket suçları suçun tamamlanma bulması için neticenin aranmamış oldu suçlardır. Kanun hükümleri içerisinde yazılacağı ya da ihmal elimin meydana gelmesiyle tamamlanan suçların sırf hareket suçları denir.

Öyle ki hakaret, tehdit gibi suçlar eylemin gerçekleşmesi ile tamamlandığı için sırf hareket suçlarına örnek teşkil eder. Neticeli suçlar suçun kanuni tanımında arasında tanımda belirtilmiş olan hareketin ayrı bir şekilde hareketin konusu üzerinde dış dünyada hareketten ayrılabilir nitelikte bir durumun ortaya çıkmasının arandığı bir suç türüdür. Öyle ki mala zarar verme, mal varlığına zarar vermeden eğilimin yanı sıra eşyanın üzerinde zarar sonucunun da ortaya çıkması suçun tamamlanması bakımından gereklilik teşkil ettiğinden neticeli suçlara örnek teşkil eder. Neticede suçlamalar yapılmış olan sırf hareket suçları yöneticileri suçlar şeklindeki aynen, zamanaşımı, suçu işlemiş olduğu yer öneme sahiptir. Ayriyeten bu söz konusu ayrım çeşitli suçların tamamlanma anı ve buna dair sorunlar bakımından olduğu gibi suçunu işlemiş olduğu zaman ve yer bakımından önem teşkil etmektedir.

Sırf hareket suçları içerisinde netice aranmamış olduğundan tipi uygun eylemin meydana gelebilmesi ile suç tamamlama bulmuş olacak suç tamamlanmış olduğundan zamanaşımı eylemin gerçekleştirmiş olduğu anda işlemeye başlayacak, eylemin gerçekleşirmiş olduğu yer suçu işlemiş olduğu yer sayılacak, suça teşebbüs ile ilgili susunca hareketlerinin kısımlara bölünme olasılığının söz konusu olduğundan bahsedilebilecektir. İnfaz Kurumuna ya da tutuk evine yasak eşya sokma suçu bakımından gerçekleştirilmiş olan eğilimin suçun birinci ve ikinci fıkra açısından söz konusu olması durumunda madde metni bakımından göz önünde bulundurulduğunda suçu dair düzenlenen eğilimin meydana gelmesi ile suçun tamamlanmış olacağı madde metin içerisinde ayriyeten bir neticenin aranmadı görülmek ile bu suçun yalnız hareket suçlarından olduğu anlaşılır.

Fail

Ceza hukuku bakımından hukuka aykırı eğilimi içerisinde barındıran kişi suçun faili konumunda yer alan kişi olup her suçun bir failin niteliği taşıyan kişi söz konusu olmaktadır. Suçun faili konumunda yer alan kişi suçun kanuni tanımı içerisinde mevcut olan eylem üzerinde hâkimiyet kuran, kanuni tanıma uygun haksızlığı meydana getiren kişi olarak karşımıza çıkar. Suç tipleri içerisinde suçun faili konumunda yer alan kişilerin ifade ediliş şekline göre suçlar, genel suçlar, özgü suçlar ve bizzat işlenmesi mümkün nitelikte şans vurularak sınıflandırmaya tabi tutulmuştur. Kanun hükümleri içerisinde kişi, kişinin ya da kimse ifadelerinin kullanılmış olduğu suçlar her kişi tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşıyan suçlardır. Herkes tarafından işlenmesi mümkün mümkün nitelik taşıyan suçlar bakımından eylem yeteneğine sahip her gerçek kişi bu suçların faili konumunda yer alan kişi olabilir. Öyle ki hırsızlık Mala zarar verme herkes tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşan suçlardan birisidir.

Kanun yükümlülüğü içerisinde öngörülmüş olan suçların çoğu herhangi bir kişi tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşırken bazı suçlar sadece belirli kişiler tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşımaktadır. Öyle ki kanun birçok durumda suçu mevcudiyeti için suçun faili konumunda yarına kişinin belirli bir hukuki durumda olmasını aramaktadır.

Aksi durumda eylemin kanun hükümleri içerisinde belirtilmiş olan özelliklere sahip kişiler haricinde farklı bir kişi tarafından işlenmiş olması halinde eylem o suçu meydana getirmez. Böyle bir durumda herkes tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşımayan fakat belirli bir sıfatıyla niteliğe sahip kişiler tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşıyan suçlara özgü suçlar denilir. Özgü suçlar gerçek özgü suçlar ve görünüşte özgü suçlar şekilde ikiye ayrılır. Burada gerçek özgü suçlar münhasıran özel faillik sıfatına haiz kişiler tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşıyan suçlardır. Öyle ki bir işin yapılması için verilen paranın kamu görevlisi tarafından alınıyor olması rüşvet suçunu ortaya çıkarır. Suçun faili konumunda yer alan kişinin kamu görevlisi niteliği taşıması aranan işkence, irtikâp, görevi kötüye kullanma suçları bakımından da gerçek özüsün örnek teşkil etmektedir. Görünüşte özgü suçlar, suçun basit halinin herkes tarafından işlenmesinin mümkün onu bilmesine rağmen suçun cezayı azaltan ya da artıran nitelikli halinin suçun faili konumunda yer alan kişinin kişisel özelliklerine göre belirli ve özel faillik niteliğini taşıyanlar tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşıyan suçlardır. Öyle ki kasten yaralama herkes tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşıyan bir suç iken, bu suçun üstsoy, altsoy, eş, kardeşe karşı işlenmesi nitelikli hal olması nedeniyle suçun faili konumunda yer alan kişinin daha ağır cezalandırılması gerekir. Bizzat işlenmesi mümkün nitelik taşıyan suçlar suçun kanunu hükmü içerisindeki tipik eylemin yalnızca suçun faili konumunda yer alan kişinin eylemsel hareketiyle meydana geldiği suçlardır. Tipik hareketin doğrudan suçun faili konumunda yer alan kişinin kendisi tarafından yapılması bir koşul olarak bu suçların kanunu canım içerisinde düzenlemeye tabi kılınmaktadır. Öyle ki icra hareketinin bizzat kendisi yapmayan bir kişi bu suçun faili konumunda yer alan kişi, müşterek faili ya da dolaylı faili olması mümkün nitelik taşımamaktadır.

Biz zat işlenebilen suçlar yalan tanıklık, yalan yere yemin etme, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçları örnek olarak verilebilir.

İnfaz Kurumuna ya da tutukevine yasak eşya sokma suçu bakımından maddenin ilk iki fıkrasında düzenlenmiş olan özelliklere sahip eşyaları İnfaz kurumuna ya da tutukevine sokan ya da üzerinde bulundurmuş olan her kişi bu suçun faili konumunda yer alan kişi niteliğine sahip olabilir. Maddenin ilk iki fıkraları içerisinde hareket suç da birer özürlüsüsün teli taşımayıp her gerçek iş tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşıyacak suçlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan maddenin ikinci fıkrasındaki suçlar suçun faili konumunda yer alan kişiye göre suç tasnifi açısından her kişi tarafından işlenmesi mümkün olabilen suçlar içerisinde yer bulur. Suçun faili konumunda yer alan kişinin sıfatı ile ilgili genel bir şekilde ayrı bir cezai yaptırım öngörülmemiş olmanın yanı sıra ceza İnfaz kurumları içerisinde yükümü ya da tutukluların korunması ile görevli kişiler tarafından madde metni içerisinde birinci ve ikinci fıkra içerisindeki eylemleri işlemesi durumunda üçüncü fıkra içerisinde yer alan cezai artıran bir sebep düzenlemeye tabi kılınmıştır. Hükümlü konumunda yerinden kişi ya da tutuklu konumunda yer alan kişilerin korunması ile görevli kişilerin hangi kişiler oldukları ile ilgili kanun hükümlerine göre saptanması gerekecek, eylemlerin saptanması durumunda bu kişiler eylemlerinden sorumlu olacaklardır.

Jandarmanın görevleri içerisinde mülki görevlerinde 2803 sayılı kanunun yedinci maddesi hükmünde emniyet ve asayiş ile kamu düzeninin korunmasını sağlamak, kullanmak, Kaçakçılığın men, takip ve tahkiki etmek, suç işlenmesini önüne geçilmesi için gerekli tedbirleri almak ve uygulamak, ceza İnfaz kurumları ve tutukevlerinin dış korumalarını yapmak ilgili görevler dışında kalan ve diğer kanun ve nizam hükümlerinin icrası ile söz konusu durumlara dayalı emir ve kararlar ile jandarmaya verilen görevleri yapmak olarak ceza İnfaz kurumu ve tutukevlerinin dış korumalarının jandarma konumunda yer alan kişiye ait olduğu belirtilmiştir. Bakanlar kurulu tarafından karar ile kabul edilen jandarma, teşkilat, görev ve yetkileri Yönetmeliğinin 11. maddesi hükmü içerisinde mülki görevlerin esasları başlığında ceza İnfaz kurumlarının dış kurmalarını sağlayıcı önlemleri alır, tutuklu ve hükümlülerinsek ve nakilleri ile kurmalarını sağlar şeklinde düzenlemenin mevcudiyeti söz konusudur. Ceza İnfaz kurumlarına yönetimine Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infaz edilmesi ile ilgili tüzüğün 44. maddesi hükmü içerisinde kurumların iş güvenliği, bakanla bağlı olan infaz ve koruma görevlileri tarafından sağlanacağı dair düzenleme söz konusudur. Yine bu düzenlemeye göre üç güvenlik görevlileri, gerektiği durumlarda dış güvenlik görevlileri ile işbirliği yaparlar. Söz konusu hükümlere göre ceza evi ve tutukevlerinin iç koruması adalet Bakanlığı’na bağlı görevliler, dış koruması jandarma tarafından sağlanan niteliktedir. Böyle bir durumda söz konusu göre bir kamusal eylemin yürütülmesi özelliğine sahip olduğundan 5237 sayılı Türk ceza kanununun altıncı maddesi bakımından bu hizmetleri yerine getiren kişiler kamu görevlisi niteliğini sahip olur. Bu bakımdan 297. maddenin üçüncü fıkrası bakımından düzenlenmiş olan suç, suçun faili konumunu yılan kişiye göre suç sınıflandırması içerisinde özgü suçlar konumuna sahiptir.

Mağdur

Ceza Hukuku ile tüm hukuk bir süjeden meydana gelen ve farklı bir sucuyu ait çıkarlar alanına etkide bulunan hukuka uygun ya da hukuku ihlal eden davranışları içerisinde barındırmaktadır. Genel bir şekilde su ile kurulmak istenen hukuku faydalı sahibi gerçek kişiler suçun mağduru konumunda yer almaktadır. Suçun faili konumunda yer alan kişi olduğu gibi her suçun mutlaka mağduru konumunda yer alan kişi de mevcuttur. Suç tipi içerisinde ayriyeten düzenlenmedikçe suçun mağduru konumunda yer alan kişinin kim olduğu ya da bu kişinin özelliği önem teşkil etmemekte suç tipinde suçun mağduru konumunda yer alan kişinin özelliğinin ayriyeten düzenlenmiş olduğu suçlar da suçun mağduru konumunda yer alan kişinin bu özelliği tipi uygunluğun saptanmasında dikkate alınmaktadır. Bu tip suçları mağdur açısından özgü suçlar denilir. Öyle ki 5237 sayılı Türk ceza kanununun 104. maddesi içerisinde düzenlemeye tabi olan reşit olmayan ile cinsel ilişki suçunun mağduru konumunda yarın un kişi 15 yaşını bitirmiş 18 yaşını doldurmamış kişi olmaktadır. Suçun mağduru konumunda yer alan kişinin işlenen eylem sebebiyle haksızlığa uğramış kişi, kendisine karşı suç işleyen kişi, suç ile ihlal edilmiş olan varlık ve diğerinin sahibi niteliği taşıyan ya da yaşayan her gerçek kişi olarak tanımlamaları tabi tutulmaktadır.

Suçun mağduru konumunda yer alan kişinin hangi kişi olduğunu saptanması Ceza Hukuku hükümleri içerisinde önem teşkil eder. Öyle ki 5237 sayılı Türk ceza kanununun 168. maddesine göre zararın kısmen giderilmiş olması durumunda sanık ile ilgili olarak indirim hükümlerinin uygulama bulmasının mağdurun iznine bağlı tutuluyor olması, şikâyet hakkının kullanılması gibi Türk ceza kanunu hükümleri içerisinde bazı haklar yalnızca suçun mağduru konumunda yer alan kişiye tanınmak ile birlikte bazı haklar suçtan zarar gören kişiye de tanınmıştır. Öyle ki soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete tabi nitelik taşıyan suçlar da şikâyet hakkı, şikâyetten vazgeçme, uzlaşma hakkı yalnızca suçun mağduru konumunda yer alan kişiye tanındığı halde hakaret suçu içerisinde, mağdur, şikâyet etmeden önce olur ise ya da suç ölmüş olan kişinin hatırasına karşı işlenmiş ise yaşamını getiren kişinin ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoyu eşyada kardeşleri tarafından şikâyette buluna bilmeleri mümkündür. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 131. maddesinin ikinci fıkrasında mağdur yaşamını yitirmiş ise şikâyet hakkı suçtan zarar görmüş olduğu kabul edilen mirasçılarına tanınmıştır. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 297. maddesi içerisinde düzenlenmiş olan İnfaz Kurumuna ya da tutukevine yasak eşya sokma suçu mağduru toplumu meydana getiren her kişi olup, devlet ise bu suçtan zarar gören niteliği taşıyacaktır.

Ses veya Görüntülerin Kayda Alınması Suçu

Ses veya Görüntülerin Kayda Alınması Suçu Nedir?

5237 sayılı Türk ceza kanununun adliyeye karşı suçlar başlıklı ikinci bölümünün 286. Maddesinde ses veya görüntülerin kayda alınması suçu düzenlenmiştir. Soruşturma ya da kovuşturma işlemleri esnasında ses ya da görüntüleri yetkisiz bir şekilde kayda alan ya da nakleden kişi altı aya kadar hapis cezasına çarptırılmaktadır.

Continue reading “Ses veya Görüntülerin Kayda Alınması Suçu”

Rüşvet Suçu ve Cezası

Rüşvet Suçu Nedir?

5237 sayılı Türk ceza kanununun millete ve devlete karşı suçlar ve son hükümler başlıklı dördüncü kısmının kamu idaresinin güvenilirliğine ve işleyişine karşı suçlar başlıklı birinci bölümünün 252. maddesinde rüşvet suçu düzenlenmiştir. Görevinin ifası ile alakalı bir iş yapması ya da yapmaması amacıyla doğrudan ya da bazı aracılar ile bir kamu görevlisinin ya da onun göstereceği farklı bir kişiye çıkar sağlayan kişi dört yıldan 12 yıla kadar hapis cezasına çarptırılır. Görevinin ifa edilmesi ile ilgili bir iş yapması ya da yapmaması amacıyla doğrudan ya da aracılar vasıtası ile kendisine ya da göstereceği bir başka kişiye fayda sağlayan kamu görevlisi dört yıldan 12 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Continue reading “Rüşvet Suçu ve Cezası”