Kategori: Avukat Haber Portalı

Tüm avukat haberlerini bulabileceğiniz bu sayfada hukuki, adli ve avukatları ve vatandaşları ilgilendiren haberlere ulaşabilirsiniz.

Tensip Zaptı Hazırlandı Ne Demek?

Tensip zaptının bir diğer ismi tensip tutanağıdır. Tensip zaptı davanın açılmış olduğu mahkemenin yapacağı ilk duruşmadan daha önce duruşmaya kadar yapılacak iş ve işlemlerin saptanması için tuttuğu bir tutanak olarak karşımıza çıkmaktadır. Tensip zaptı davanın açılmış olduğu mahkemenin hâkimi tarafından hazırlanması gerekir. Öyle ki tensip zaptı davanın açılmış olduğu mahkemenin hâkimi tarafından mahkeme tarafından yapılacak ilk duruşmadan önce duruşmaya kadar yapılacak olan iş ve işlemleri saptamak amacıyla tutulan bir tutanaktır.

Continue reading “Tensip Zaptı Hazırlandı Ne Demek?”

Tefecilik Suçu ve Cezası

Tefecilik Suçu Nedir?

5237 sayılı Türk ceza kanunu 241. maddesinde tefecilik suçu düzenlenmiştir. Kazanç elde etmek amacıyla bir başkasına ödünç para veren kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis ve 500 günden 5000 güne kadar adli para cezasına çarptırılır. Söz konusu suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi durumunda verilecek olan ceza bir kat artırılır.

Sözlük anlamıyla tefecilik el altından yüksek faiz ile ödünç para verilmesi, faizcilik, murabahacılık olarak tanımlanır. Eski Türk ceza kanunu olan 765 sayılı Türk ceza kanunu hükümleri içerisinde tefecilik suçunu yer verilmemiştir. Hukukumuzda tefeciliğin suç olduğu ilk olarak 1933 tarihli 2279 sayılı ödünç para verme işleri kanunu ile anlaşılmıştır.

2279 sayılı kanunun 17. maddesi içerisinde düzenlendiği üzere tefecilik eden kişiler bir aydan bir seneye kadar hapsi ve 500 TL’den 10.000 TL’ye kadar ağır para cezasına mahkûm edilir. Bununla birlikte iki seneden beşine kadar ama hizmetlerinden memnuniyetlerine karar kılınır. Söz konusu cezalar tescil edilemezler. Bu madde içerisinde tefecilik hususu kanunun birinci maddesinde belirtildiği gibi ilgili mevzuatlara göre yetkili kılınmış olan kuruluşların haricinde faizden para kazanmak amacıyla ödünç para verme işlemleri ile uğraşılması bir gereklilik teşkil eden ruhsatı almadan menkul kıymetlerin satışına dair aracılık niteliği taşıması olarak tanımlanmıştır. 1983 yılında yürürlüğe konulmuş olan 1983 tarihli ve 90 numaralı ödünç para verme işleri hakkında kanun hükmünde kararname ile 1933 tarihli ve 2279 sayılı kanun yürürlükten kaldırılmıştır. Fakat tefecilik suçunun tanımlanmış olduğu 15. maddenin kanun hükmünde kararnamenin kanunlaşması ile birlikte yürürlüğe gireceği bu tarihe kadar 2279 sayılı kanunun cezai yaptırımını düzenlemiş olan 17. maddesinin yürürlüğe ürünün sürdürüleceği belirtilmiştir. Bu kanun hükmünde kararnamenin kanunlaşmamasından dolayı 2279 sayılı kanunun 17. maddesi, 5237 sayılı Türk ceza kanunun 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmesine kadar uygulama bulmuştur.

1 Haziran 2005 tarihinde 5230 Türk ceza kanunu yürürlüğe girmiştir. Kanun koyucu tefecilik suçunu bu kanun 241. maddesi içerisinde düzenlemiştir. Söz konusu düzenleme sonradan yürürlüğe giren kanundan kaynaklı olarak 2279 sayılı kanunun 17. maddesinin yürürlükten kaldırmıştır. Öyle ki mevcut kanuni düzenleme içerisindeki hükümlere göre tefecilik kazanç elde etmek amacıyla bir başkasına boş vermek olarak kabul görmektedir.

Tefecilik Suçu ile Korunan Hukuki Değer Nedir?

Tefecilik suçu 5237 sayılı Türk ceza kanunun ikinci kitabının topluma karşı suçlar başlıklı üçüncü kısmını ekonomi, Sanayi ve ticaret ilişkin suçlar başlıklı dokuzuncu bölümünde yer almaktadır. Tefecilik suçun düzenlenmiş olduğu yer göz önünde bulundurulduğunda kanun koyucunun bu suçu kaleme almak suretiyle korumak istediği hukuki değer, ekonomik düzenin işleyişine ve güvenliğinin sağlanması oldu söylenebilir. Bununla birlikte ekonominin istikrar için faiz politikalarının devletler tarafından belirlenmesi ve sürecin sadece devletin kontrolünde olması gereklilik teşkil etmektedir. Aksi durumda tefeciliğin yaygınlaşması, ekonomik sistemde devlet politikalarını uygun olmayan faiz oranlarının meydana gelmesine neden olacak ve söz konusu durum devletin ekonomik istikrarının korunmasının önüne geçecektir. Tefecilik düşünen bir bakımdan toplumun çıkarlarını ve ekonomik düzeni korumanın yanında biriyle koruduğunu söylemek gerekir. Öyle ki devletin vermiş olduğu kuruluşlar aracılığı ile devletin belirlemiş olduğu faiz oranları üzerinden ödünç para alma olanağı söz konusudur. Fakat bu kurum ve kuruluşlar ödünç para verdikleri sırada bireyin geçmişten o güne kadar olan ekonomik durumunu değerlendirmenin yanı sıra bunun neticesinde kredinin kısmen ya da tamamen verilmesine veya verilmemesine karar kılmaktadır.

Bir kişinin bir şekilde içinde bulunmuş olduğu zor durumdan faydalanmak suretiyle yüksek faizli ödünç para verilmesi, bireyin içerisinden çıkması mümkün olmayacak derinlikte ekonomik zorla düşmesine neden olabilmektedir. Böylece içinde bulunmuş olduğu çaresizliğin kullanılması suretiyle faiz ile ödünç para verilmesi ve kişinin çıkmaza sokulmasını da engelleniyor olması gereklilik teşkil eder. Bu yüzden tefecilik suç ile korunmak istenen hukuku değerlerden bir diğeri bireysel çıkarlardır. Burada altını çizmek gerekir ki tefecilik suçunun kandil günlerinde düzenlenmiş olduğu yerin, topluma karşı suçlar başlıklı kısım olmasından kaynaklı olarak kanun koyucunun suç açısından korumak istediği asıl hukuku değerini serbest rekabet işleyişi ve ekonomik hayatın güvenilirliği, bireyin çıkarlarının korunması amacının ikinci nitelikte olduğunu ileri sürülmesidir.

Tefecilik Suçunun Maddi Unsurları Nelerdir?

Suçun Konusu

Kanun hükümleri içerisinde kazanç elde etmek amacı ile bir başkasına borç vermek olarak ifade edilen tefecilik suçunun konusunu para oluşturmaktadır. Para sözlük içerisinde denetçi bastırılmış ulan üzerine değeri yazılı kâğıt ya da metalden ödeme aracı olarak karşımıza çıkar. Bununla birlikte malların değiştirilmesini aracılık eden genel eşdeğer anlamlarını da taşımaktaysa da paranın anlaşılmış tek bir tanımının olmadığını ileri sürülmektedir. Bunun yanı sıra doktor içerisinde paranın genel tanımı, belirli bir mal ya da hizmetin bedelinin ya da borçların ödenmesinde kullanmış onu ama genel olarak kabul gören en yaygın araç olarak ifade edilir.

Paranın fonksiyonlara genel kabul edilmiş görüşe göre dört tanedir. Bunların birincisi mal ve hizmetlerin satın alınmasında bir değişim aracı olmasıdır. Tarihte ilk olarak trampa şeklinde ifade edilmiş olan ve malın mal ile değiştiririz şeklinde bir form niteliği taşırmışsa da, paranın devreye girmesiyle mallarına el değiştirmesi kolay hale getirilmiştir. Paranın ikinci fonksiyonu, hesap ve değer birimi olmasıdır. Bu husus meydana gelen mal ve hizmetlerin değerlerinin para ile ölçülmesi olarak anlaşılmakta mal ve hizmetlerin belirli bir birim karşılığı paraya ise fiyat denilmektedir. Mal ve hizmetlerin para ile ölçülmesine mümkün olmasa bireyin satın almak istemiş olduğu mal ya da hizmetin muadilleri ile karşılaştırma imkânı da meydana getirmektedir. Bu husus paranın bugün kabul görmüş olan ödeme aracı olmasında büyük bir öneme sahip olmaktadır. Paranın üçüncü fonksiyonu, tasarruf aracı olmasından kaynaklanmaktadır. Buna göre bireylerin parayı tasarruf aracı olarak kullanmasının en önem teşkil eden nedeni paranın kendisinin bir ödeme niteliği taşıması ve paranın kullanılması için bir başka şeyi dönüştürülmesini gereklilik taşımamasıdır. Paranın son fonksiyonu iktisat politikası aracı niteliği taşımasıdır. Öyle ki devletler, para arzı ve faiz oranının kontrolünün sağlanmasıyla iktisat politikalarını meydana getirmektedirler.

Paranın şimdiki haline gelmesine kadar birçok farklı forma bürünmüş, gelişerek ve değişmek suretiyle bugüne kadar gelmiş olmasından bahsedebiliriz. Bugün bile gelişen teknolojinin yanı sıra para değişimine ve gelişimi devam ediyor olmaktadır. Öyle ki para malların değişimi şeklinde başlayan süreçte, bir emtia olarak deniz kabuğu, fildişi gibi farklı formlara bürünmüş nitelik taşımış altın ve gümüş gibi paralar genel olarak kullanıma tabi olmuş devamında altın ve gümüş yerine geçen ve karşılığı altın olarak banknotlara dönmüştür. Sonraki süreçte kullanılan altın karşılığı niteliği taşımayan banknotlar ve madeni paralar söz konusu olmuştur. Böylelikle gelinen noktada fiziksel para yerine, merkezi bankalar tarafından basılmış olan ve devletleri ait nitelik taşıyan para birimlerin temsil eden kaydı paralara dönüş ortaya çıkmıştır. Günümüzde küresel finans sisteminde piyasadaki paraların çok az bir kısmı fiziksel para niteliği taşıyorken geri kalan büyük kısmı kaydı para şeklindedir. Dijital ortam içerisindeki paranın kullanımı da artmıştır. Dijital ortamdaki paranın kullanımının artışının günümüzdeki seviyeye gelmesi paranın kullanımının kaybolacağına dair görüşleri meydana getirmektedir.

Öyle ki paranın fiziksel veya dijital olmasının bir önemi mevcut değildir. Tefecilik suçu açısından ister fiziksel isterse dijital formda verirsin suçu meydana geleceğinin kabul görülmesi gerekli teşkil eder. Bu bakımdan önemli olan husus para ister dijital ister titizlikten şekilde olsun arkasında bir devlet gücü ve güvencesi mevcut olan Türk Lirası, Euro, ABD Doları ve benzeri nitelik taşıyan para birimlerinden olması gereklilik teşkil eder.

Böylece kanunda mevcut olan düzenlemede Türk parası ya da yabancı para ayrımının yapılmamasından kaynaklı olarak tefecilik suçunun konusunu meydana getiren para, Türk Lirası, ABD Doları, Euro ya da herhangi bir yabancı para birimi şeklinde karşımıza çıkabilir. Teknolojinin hızlı bir şekilde gelişmesi ve değişmesi ile karşımıza şifreli mi şeklinde sana paranın bir hali olan kripto para kavramı ortaya çıkmıştır. Üzerinde durulması gerekli teşkil eden Bitcoin başta olmak üzere kripto paraların hukuki özelliklerinin saptanması ve bunlar ile ilgili olarak tefecilik suçunun meydana gelip geçmeyeceğinde üzerinde durulması gerekli teşkil eder. Kripto paraların içerisinde para ifadesi söz konusu olsa da Avrupa Merkez Bankası Bitcoin gibi para birimlerine, ekonomik anlamda para niteliği olarak kabul etmemektedir. Amerika Birleşik Devletleri içerisinde kripto paraların hukuk özelliklerinin emtia olduğu kabul görülmektedir. Öyle ki 2015 yılı itibari ile Amerika Birleşik Devletleri emtia vadeli işlemler Komisyonu Bitcoin ve diğer kripto paraların emtia olduğunu kabul ediyor olmaktadır. Bunun yanı sıra 2018 yılında bir yargılamaya konu olan kripto para kara içerisinde emtia olarak kabul görmüştür. Yine bununla aynı şekilde Kanada maniye dairesi, kripto paraları emtia olarak nitelendirmektedir. Kripto paraların kullanılması yoluyla yapılan ödeme eylemine takas olarak kabul görmektedir.

Bizim Hukukumuzda Bitcoin ya da diğer kripto paraların kullanılmasını yasal olmayan hale getiren ya da bu sistemi tanımış olan veya kullanılmasını onaylayan herhangi bir yasal düzenleme mecburiyet söz konusu değildir. Bu açıdan Bitcoin ya da diğer kripto paraların hukuki nitelikleri bakımından bir belirginlik olduğundan bahsetmemiz mümkün değildir. Bankacılık düzenleme ve denetleme kurumu Bitcoine ilişkin yapmış olduğu tek değerlendirme 25 Kasım 2013 tarihli basın açıklaması olarak karşımıza çıkmaktadır. Basın açıklaması içerisinde herhangi bir resmi ya da özel konuş tarafından ihraç edilmesi mümkün olmayan ve karşılığı için güvence verilmemiş olan bir sanal para birimi olarak bilinen Bitcoin, mevcut yapısı ve işleyişi itibari ile kanun kapsamında elektronik para olarak değerlendirilememekte ve bundan kaynaklı olarak kanun çerçevesinde gözetim ve denetim mümkün görülmemektedir denilmek suretiyle Bitcoin sanal para niteliği taşıdığını fakat elektronik para olarak kabul görülmesinin mümkün olmayacağını ileri sürmüştür. Fakat paranın gelişimi ile ilgili süreç dikkate alındığında Bitcoin ve diğer kripto paralar para olarak kabul edilmeseler dahi gelecekte para özelliğine sahip olma olasılıkları mevcuttur. Öyle ki ilk olarak 2018 yılında marshall adaları, Sovareign adlı kripto para resmi bir şekilde para olarak tanımlamıştır. Cumhurbaşkanlığı strateji ve bütçe Başkanlığı tarafından 2019 yılında temmuz ayında yayınlanmış olan 11. kalkınma planının içerisinde ilerde ikimiz içerisinde bir takım gelişmeler yaşanacağı belirtilmiştir.

Amazon Starbucks gibi firmalar da Bitcoin ile ödeme almaya başlamıştır. Bu durum kripto paraların mevcut yeri bakımından önemli olmaktadır.

Ancak şunu söylemek gerekir ki şu anda para olarak kabul görmeyen Bitcoin ve diğer kripto paralar tefecilik suçunun konusunu meydana getirmeyecektir. Öyle ki bir kişinin kazanç sağlamak amacıyla bir Bitcoine bir başka kişiye altı ay sonra fazla bir Bitcoin olarak geri vermesi koşuluyla ödünç vermesi durumunda tefecilik suçunu meydana geldiğinden bahsetmemiz mümkün olmayacaktır. Bununla birlikte kanun hükümleri içerisinde açık bir şekilde para kavramının tercih ediliyor olması nedeniyle paranın haricinde kalan altın, gümüş ve benzeri değerli madenler taşınır ve taşınmaz mallar tefecilik suçunun konusunu meydana getirmeyecektir. Öyle ki belirli bir kazanç elde etmek amacıyla ödünç verilmiş olan altın bilezik, kolye, araba, gayrimenkul tefecilik suçunu ortaya çıkarmayacaktır. Kanun kimleri içerisinde açık bir şekilde para kavramı kullanmış olmasına rağmen doktorun içerisinde farklı bir görüş 5237 sayılı Türk ceza kanununun 198. maddesi içerisinde mevcut olan değerlerin de tefecilik suçunun konusunu meydana getireceğini ileri sürmektedir. Bu görüş içerisinde 5237 sayılı Türk ceza kanunu 198’inci maddesi içerisinde mevcut olan devlet tarafından ihraç edilip de hamiline yazılı bunlar, hisse senetleri, tahliller ve Kuponlar yetkili kurumlarca çıkarılıp kanunen tedavi eden senetler, tahliller ve evrak ile milli ziynet altınları, para hükmünde olmaktadır. Buna göre kanun hükümlerinde açık bir şekilde para kavramı kullanmış olması durumuna rağmen söz konusu görüş buradan kaynaklanmaktadır.

Böyle bir düzenlemeye konu teşkil eden madde metin içerisinde ifade edilmiş olan değerler para niteliği taşımasalardı paraya eşit kabul görülmektedirler. Bu bakımdan sorulacak soru ceza kanunun özel hükümleri içerisinde düzenlenmiş olan ve sadece parada sahtecilik suçu ile bağlantılı bir şekilde kaleme alınmış olan düzenlemenin 241. madde içerisinde yaralan tefecilik suçu açısından geçerli olup olmayacağı ile ilgilidir. Söz konusu değerlerin tefecilik suçunun konusu olması gerektiğini ileri süren görüş içerisinde her ne kadar bu düzenleme özel hükümler içerisinde belirli bir suç açısından ortaya konulmuş olsa da para kavramının anlamını ve kapsamının saptanmasında yardımcı olacağı ileri sürülmektedir. Böylece söz konusu görüşe göre 5237 sayılı Türk ceza kanununun 198. maddesi hükmü içerisinde mevcut olan para hükmünde sayılacağından tefecilik suçunun konusunu meydana getirebilecektir. Bu açıdan milli ziynet altınlarının ya da maddemesin içerisinde mevcut olan diğer değerlerin kazanç elde etmek amacıyla bir başka kişiye ödünç verilmesinin tefecilik suçunu meydana getireceği kabul görülmektedir.

Öyle ki tefecilik suçu açısından paranın haricinde yer alan bir ekonomik değerin kazanç elde etmek amacıyla ödünç verilmesi durumunda tefecilik suçu ortaya çıkmayacaktır. Aksi bir durumun kabulü suçla ve cezada kanunilik ilkesine aykırılık teşkil edecektir. Ortaya konulmuş olan görüş açısından para kavramının geniş bir şekilde yorumlanıyor olması neticesi 198. madde hükmü içerisinde mevcut olan değerlerin tefecilik suçunu meydana getirdiği ileri sürülmektedir. Burada şunun üzerinde durulması gerekir ki doktorun içerisinde mevcut olan bu yorum kıyasa neden olmaktadır. Öyle ki 5237 sayılı Türk ceza kanunun özel günleri içerisinde mevcut öneme sadece parada sahtecilik suçu açısından özel bir hüküm niteliği taşıyan 198. maddenin diğer suç tipleri açısından uygulanması kanunilik ilkesinin geçerlilik teşkil ettiği bir sistemde doğru olmayacaktır. Böyle yasa kanun koyucunun para kavramının tefecilik suçu açısından 5237 sayılı Türk ceza kanununun 198. maddesi içerisindeki geniş şekliyle kabul etmesi durumunda 5237 sayılı Türk ceza kanununun 241. maddesi içerisinde buna benzer bir düzenleme yapması gereklilik teşkil eder. Yalnızca parada sahtecilik açısından öngörülmüş olan bu düzenlemenin tefecilik açısından da geçerli olduğunu kabul edilmesi kıyas niteliği taşımaktadır. Kıyas ise bilinmiş olduğu üzere hukukumuz içerisinde yasak olup bu şekilde bir yorum faaliyetinin yapılması kanunilik ilkesine aykırılık teşkil edecektir.

Fail

5237 sayılı Türk ceza kanunu içerisinde tefecilik suçunu tanımında faile ilişkin olarak özel bir vasıftan açık bir şekilde söz edilmemiştir. Bu yüzden tefecilik yapan her kişi bu suçun faili konumunda yer alan kişi olabilmektedir. Doktrin içerisinde tefecilik ilişkisine bir tarafta ödünç para veren diğer tarafta ise bunu alan iki kişinin mevcut olduğu düşüncesinden hareketle bu suçun çok faili bir suç tipi olduğu fakat benimsenmiş olan suç Siyaseti gereğince yalnızca ödünç para veren aktif suçun faili konumunda yer alan kişinin cezalandırıldığı ileri sürülmektedir. İçinde bulunmuş olduğu ekonomik zorluklar sebebi ile olan kredi ilişkisine göre oldukça olumsuz koşullarda borç almak zorunda olan ve ekonomik bir şekilde sömürülen kişinin hukuka aykırı bir zeminde mevcut olduğu ve tefecilik suçu ile korunan o koku değeri zarar verdiği söylenmesi mümkün olamayacaktır. Tefecilik ilişkisi içerisinde pasif al konumunda yer alan kişi olarak kabul edilmesi isabetli nitelikte olmamaktadır. Suç bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesi içerisinde işlenmiş nitelikte ise tüzel kişi suçun faili konumunda olmayacaktır. Bunun sebebi 5237 sayılı Türk ceza kanunun 20. maddesinde kaynaklanmaktadır. Tüzel kişilere bundan kaynaklı olarak para cezası da verilemez. Fakat diğer koşulların mevcut olması durumunda tüzel kişilere özgü güvenlik tedbirlerinin uygulanacağından bahsetmemiz mümkündür.

Mağdur

5237 sayılı Türk ceza kanunu hükümleri içerisinde düzenlenmiş olan tefecilik suçunun geniş anlamda mağduru konumunda yerin un kişi ticari yaşamındaki öneminin normal koşulları çerçevesinde işlenmesinde faydası olan her kişidir. Suçun doğrudan mağduru konumunda yer alan kişi faiz karşılığı borçlu olan ya da almak zorunda kalan kişi olarak karşımıza çıkar. Tefecilik ilişkisi içerisinde ödünç para alan kişinin suçun faili niteliğinde olan kişi ve dolayısıyla suç olup olamayacağı yönündeki görüşe iştirak etmek mümkün olmayacaktır. Öyle ki suçun faili konumunda yer alan kişinin vermiş olduğu üç parayı alan kişi iradi bir şekilde bu eylemin bir tarafı olmaktadır. Ancak buna içinde bulunmuş olduğum mali nedenler sebebiyle katlanmaktadır. Böylece söz konusu suçun doğrudan mağduru bahsettiğimiz şekilde sebeplerle normal kredi ya da finans kurumlarından para temin edemeyen ve bu sebeple genellikle yüksek faiz ile ve ekonomik açıdan olumsuz koşullarda ödünç paralan gerçek anlamda zarar gören kişi olmaktadır. Kanun koyucu izlemiş olduğu suç politikası nedeniyle ödünç para alan kişi cezalandırılmadığına göre söz konusu kişinin mağdur olarak kabul edilmesi açıktır. Tüzel kişilerin suçun mağduru konumunda yorulan kişi olmasına mümkün olmaması nedeniyle devlet suçun mağduru niteliği taşıyamaz. Fakat tefecilik eylemi sebebiyle vergi kaybına uğraması finans sisteminin bozulması zarar görmesi ya da böyle bir tehlikeye maruz kalması halinde suçtan zarar gören konumunda olmaktadır. Yargıtay son zamanlarda söz konusu uygulamalarında faiz ile boş alan kişiye suçun mağduru olarak kabul görmekte ise de bazı kararlar içerisinde söz konusu kişilere suçtan zarar gören olarak kabul etmektedir.

Fiil

5237 sayılı Türk ceza kanunun tefecilik suçunu düzenleyen maddesinde suç unsuru olarak yer alan eylem kazanç elde etmek amacı ile başkasının ödünç para vermektir. Genel bakımdan ödünç verme belirli bir süre sonra geri ödemek koşuluyla bir başkasına para ya da mal verme olarak karşımıza çıkar. Veyahut geri alınmak ve belirli bir süre için verilmek istenen ödünç para niteliklerini taşır. Söz konusu suç bakımından tipik olan eylem maddi kazanç elde etmek amacı ile belirli bir vadeye bağlı olarak bir miktar paranın verilmesidir. Fakat maddi hüküm içerisindeki tanım ile ödünç para vermenin sözlük anlamı tefecilik suçunu meydana gelmesine vücut vermeye elverişli olmamaktadır. Çünkü burada cezalandırılmak istenen eylem yalnızca ödünç para verme değildir. Burada söz konusu durum tefecilik yapmaktır. Söz konusu halde tipik bir eksik ceza normu niteliği taşıyan bu suçun meydana gelmesi için tefecilik şeklindeki madde başlığı değerlendirilerek ödünç para verme hakkında iş ve işlemler içerisinde tefecilik eylemini tanımlayan ve sınırlayan 90 sayılı kanun hükmünde kararnamenin göz önünde bulundurulması gerekir. Bununla birlikte 6098 sayılı Türk Borçlar kanununda göz önünde bulundurulması gereklilik teşkil eder. Tefecilik suçuna baktığımızda kelime olarak Tefecinin işi, faizcilik Niteliği taşıyan aracı kurumların haricinde yer alan kişiler tarafından yasal faiz oranının üzerinde bir faiz oranında boş verme olarak tanımlanmış olan Tefecinin bağlayıcı tanımı 90 sayılı kanun hükmünde kararname de yapılmıştır. Öyle ki söz konusu kanuni günde kararname hükümlerine göre devamlı ve mutat Meslek durumunda faiz ya da farklı isimlerle bir ivaz karşılığı ya da ipotek almak yolu ile ödünç para verme işleriyle uğraşan ya da ödünç para verme işlerine aracılık da bulunan ve kendilerinin faaliyet izni verilmiş olan gerçek kişilerin faaliyeti İkrazatçılık yapmak üzere izin alınma durumu söz konusu olmadan faizi da her ne isimli olursa olsun bir ivaz karşılığı ya da ipotek almak suretiyle ödünç para verme işlemlerinin yapılması ya da bu işlerin meslek olarak edinilmesi ve kanun hükmünde kararname yarınki alınmış olan irkazatıcılık izni iptal edildiği durumda ödünç para verme işlerine devam edilmesi ise tefecilik olarak nitelendirilmeye tabi tutulmuştur. Burada belirtilmesi gereken durum tefeciliğin bu teknik anlamı 90 sayılı kanun hükmünde kararnamenin yürürlükte olduğu tarihe kadar bağlayıcı nitelik taşıdığı gibi bir terim olarak hukukumuz içerisinde mevcut olduğundan bu tarihten sonuçların eylemler bakımından da geçerlilik teşkil etmektedir. Tefeciliğin açıklanmış olan tanımla içeri değerlendirildiğinde suç tanımında mevcut olmasa da ihtiyati nitelikte bir suç olup oluşumu için faili tarafından meslek edilmesi zorunluluk teşkil etmektedir. Öyle ki bir işin meslek olarak edilmesinden bahsedilmenin mümkün olabilmesi için bir kişi birçok kez ya da birden fazla kişiye sürekli şekilde ödünç para verilmiş olması zorunluluk teşkil eder. Amacı ne olursa olsun bir kişiye yalnızca bir kez ödünç para vermenin bu suçu meydana getirdiğinden bahsetmek mümkün olmaz. Yargıtay’ın vermiş olduğu kararlarda kazanç elde etmek amacının ispati içerisinde suçu meydana gelmesini engelleyen ek bir unsur olarak arada gerçek ya da olan bir ticari alışverişini söz konusu olması ya da yakın akrabalık ilişkisi gibi hususlar sustuğum içerisindeki belirsizliği gidermeye ve sınırlarının daraltmaya dair pratik faydaları olan fakat hukuki dayanağı söz konusu olmayan argümanlar Olarak karşımıza çıkar. Çünkü tefecilik suçunun kenar başlığı ile birlikte yasal tanımı ilgili mevzuat hükümleri içerisindeki düzenlemeler ve gerekse tefecilik terim olarak anlamı değerlendirildiğini suçu meydana gelmesi için aranması gerekli kazanç elde etmek için, belirli bir vadeye bağlı olarak, fahiş orandaki bir faizle ve sistematik şekilde borç vermek olarak karşımıza çıkmaktadır. Suçun yorumlanması ve uygulanmasında bu unsurların değerlendirmemesi halinde ticari nitelik köşesini taşımasın günlük yaşamda iki kişi arasında mevcut olan bir para alışverişi bile suç kapsamı içerisinde olabilmektedir.

Taksir ile Yaralama Suçu ve Cezası

Kusur Kavramı Nedir?

Suç genel teorisi kısaca suçun ne olduğunu ortaya koymaya çalışmaktadır. Yani bununla demek istenen suçun zorunlu unsurlarını, suçun diğer hukuka aykırı fiillerden farkını ve suçu ağırlaştıran ya da hafifleştiren sebepleri ele alarak irdelemektedir. Tipe uygun ve hukuka aykırı bir fiilin yapılmış olması failin sorumluluğu için ne yazık ki yeterli değildir. Failin bahsi geçmekte olan eylemi gerçekleştirirken kusurlu olması da gerekmektedir. Kusura dayanan sorumluluk anlayışı ile bağdaşmayan objektif sorumluluk bazı hukuk sistemlerinde varlığını sürdürmek ile birlikte 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu ise belirtmiş olduğumuz bu sorumluluk anlayışından günümüzde vazgeçmiş bulunmaktadır.

Continue reading “Taksir ile Yaralama Suçu ve Cezası”

Takipsizlik Kararı

Takipsizlik kararı bir diğer adıyla kovuşturmaya yer olmadığına dair karardır. Takipsizlik kararı 5271 sayılı Türk ceza muhakemesi kanununun 172. maddesi içerisinde belirtilmiştir. Öyle ki 5271 sayılı Türk ceza muhakemesi kanununun ikinci bölümünün içerisinde itiraz ve iddianamenin iadesi başlığının altında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar düzenlenmiştir.

Continue reading “Takipsizlik Kararı”

Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma

 

Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma Suçu Nedir?

5237 sayılı Türk ceza kanunun kamu barışına karşı suçlar başlıklı beşinci bölümünün içerisinde yer alan 220. maddede suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu düzenlenmiştir. Madde hükmüne göre kanunun suç saymış olduğu eylemleri işlemek amacıyla örgüt kuran kişiler ya da yöneten kişiler, örgütün yapısı, sahip olduğu üye sayısı ile araç ve gereç açısından amaç suçları işlemeye elverişli nitelik taşıması durumunda, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılması gerekir. Fakat örgütün mevcudiyeti için üye sayısının en az üç kişi olması gereklilik teşkil eder.

Continue reading “Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma”

Suç Delillerini Yok Etme, Gizleme, Değiştirme Suçu

Suç Delillerini Yok Etme, Gizleme veya Değiştirme Suçu Nedir?

Suç delillerinin yok etme, gizleme veya değiştirme suçu 5237 sayılı Türk ceza kanunun 281. maddesi içerisinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek amacı ile bir suçun delillerini yok eden, silen, gizleyen, değiştiren ya da bozuntu meydana getiren kişi altı aydan beş yıla kadar hapis cezasına çarptırılır. Kendi işlemiş olduğu ya da suçun işlenmesine iştirak ettiği suç ile alakalı olarak kişiye bu fıkra hükmüne göre ceza verilmesi mümkün olmaz. Söz konusu suçun kamu görevlisi tarafından görevi ile bağlantılı bir şekilde işlenmesi durumunda verilecek olan ceza yarı oranında artırılır. İlişkin olduğu suçtan kaynaklı olarak hüküm verilmeden önce gizlenen delilleri mahkemeye teslim eden kişi ile ilgili olarak 281. maddede tanımlanan suçtan kaynaklı verilecek olan cezanın beşte dördü indirilir.

Continue reading “Suç Delillerini Yok Etme, Gizleme, Değiştirme Suçu”

Sistemi Engelleme, Bozma, Verileri Yok Etme veya Değiştirme

Sistemi Engelleme, Bozma, Verileri Yok Etmeye veya Değiştirme Suçu Nedir?

5237 sayılı Türk ceza kanununun bilişim alanında suçlar başlıklı onuncu bölümünün 244. maddesinde sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme suçu düzenlenmiştir. Madde hükmüne göre bir bilişim sisteminin işleyişini engelleyecek nitelik taşıyan eylemlerde bulunan ya da bozan kişi bir yıldan beş yıla kadar hapis cezasına çarptırılır. Bir bilişim sistemi içerisindeki verileri bozan, yok eden, değiştiren ya da erişilmez hale getiren, sisteme veri yerleştiren, mevcut olan verileri farklı bir yere gönderen kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına çarptırılır. Bu eylemlerin bir banka ya da kredi kurumuna veya bir kamu kurum ya da kuruluşuna ait bilişim sistemi üzerinde işlenmesi durumunda verilecek olan ceza yarı oranında artırılır. Söz konusu eylemlerin işlenmesi vasıtasıyla kişinin kendisinin ya da bir başkasının faydasını haksız bir çıkar sağlanmasının farklı bir suç meydana getirmemesi durumunda iki yıldan altı yıla kadar hapis ve 5000 güne kadar adli para cezasına hükmolunur.

Continue reading “Sistemi Engelleme, Bozma, Verileri Yok Etme veya Değiştirme”

Resmi Belgeyi Bozmak, Yok Etmek Veya Gizlemek Suçu

Resmi Belgeyi Bozmak, Yok Etmek Veya Gizlemek Suçu Nedir?

5237 sayılı Türk ceza kanununun 205. maddesine göre resmi belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek suçu hüküm altına alınmıştır. Söz konusu hükme göre gerçek bir resmi belgeyi bozan, yok eden ya da gizleyen kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına çarptırılır. Suçun kamu görevlisi tarafından işlenmiş olması durumunda verilecek olan ceza yarı oranında artırılır.

Continue reading “Resmi Belgeyi Bozmak, Yok Etmek Veya Gizlemek Suçu”

İnfaz Kurumuna veya Tutukevine Yasak Eşya Sokma Suçu

İnfaz Kurumuna veya Tutukevine Yasak Eşya Sokma Suçu Nedir?

5237 sayılı Türk ceza kanunu 297. maddesinde İnfaz Kurumuna veya tutukevine yasak eşya sokma suçu düzenlenmiştir. Madde hükmüne göre infaz kurumuna ya da tutuk evine silah, uyuşturucu ya da uyarıcı madde ya da elektronik haberleşme aracı sokan ya da bulunduran kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına çarptırılır. Bu suçun konusunu meydana getiren eşyanın temin edilmesi ya da bulundurulması farklı bir suçu meydana getirdiği durumda fikri içtima hükümlerine göre belirlenecek ceza yarı oranında artırılır. Bahsetmiş olduğumuz bu hususun kapsamı dışında kalan firarî kolaylaştırıcı her türlü alet ve malzemeye, her türlü saldırı ve savunma araçları ile yangın çıkarmaya elverişli malzemeyi, alkol içeren her türlü içeceği, kumar oynanmasına imkân sağlayan eşya ve malzemeyi, kanunun 188. maddesinde tanımlanmış olan suçlar saklı kalmak üzere yeşil reçeteye tabi ilaçları, ses ve görüntü almaya yarayan araçları ceza İnfaz kurumuna ya da tuzluk evine sokan buralarda bulunduran ya da kullanan kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına çarptırılır. Bahsetmiş olduğumuz suçların hükümlü ya da tutukluların korunması ile görevli kişiler tarafından işlenmesi durumunda verilecek olan ceza bir kat artırılır. Bahsetmiş olduğumuz suçların konusunu meydana getiren eşyayı yanında bulunduran ya da kullanan hükümlü ya da tutuklu bunu kimden ve nasıl elde ettiği ile ilgili olarak bir bilgi verirse verecek olan ceza yarı oranında indirilir.

Hukuk düzeni içerisinde ayrılmaz bir parça niteliği taşıyan ceza hukuku, suç ortaya çıkaran eylemleri ve buna uygulanacak müeyyidelerin neler olduğuna dair düzenleme de bulunur. Aslında cezai yaptırımı ihtiva eden hukuk kurallarının temelinde bu tür kurallara uygun bir şekilde davranma ve ceza baskısı vasıtasıyla zorlama söz konusu olmaktadır. Ceza kuralları içermiş olduğu emir ve yasaklar ile toplumsal yaşamın korunmasını sağlar. Yasalar ile oluşturulmuş kurallar insanlar arasında mevcut olan çıkar çatışmalarının önlenmesi ve bir arada yaşamanın güvenli hale getirilmesini sağlar. Ceza hukuku kişilerin haklarını ihlal eden davranışlardan hangilerinin suç olarak tanımlanması gerektiği ile ilgili ve bu davranışların hangi koşullar altında işlenmesi durumunda suç meydana geleceğini suçun faili konumundaki kişi ile ilgili olarak hangi türde yaptırımlar uygulanacağını düzenlemeye tabi kılar.

5237 sayılı Türk ceza kanununun özel hükümler başlıklı ikinci kitabının, millete ve devlete karşı suçlar ve son hükümler kısmından adliye karşı suçlar başlıklı ikinci bölümü içerisinde 297. maddede İnfaz kurumuna ya da tutuk evine yasak eşya sokma suçu düzenlenmiştir.

İnfaz Kurumuna veya Tutukevine Yasak Eşya Sokma Suçunun Unsurları Nelerdir?

Fiil

Ceza hukuku içerisinde bir suçun meydana gelebilmesi için yapma ya da yapmama şeklinde bir eylemin söz konusu olması gerekir. Dış dünyada ortaya çıkan söz konusu davranış kanuni tanımı uygun bir nitelik taşımadıkça ceza hukuku açısından bir eylemin mevcudiyetinden bahsetmek mümkün olmaz. Eylem mutlaka dış dünyada meydana gelen bir insan davranışının şeyi taşımakta yalnızca bir düşünce olmamaktadır. Eylemin yalnızca bir düşünce olması onu ceza hukukunun konusu yapmaktan alıkoyar. Bununla birlikte yalnızca düşünce sorumluluk nedenini meydana getirmez. 5237 sayılı Türk ceza kanununun ikinci maddesi içerisinde kanunun suç saymadığı bir eylemden bahsedilmeyeceği belirtilmekte bu madde içerisindeki düzenlemeden suçun maddesini eylemin meydana getirdiği görülmektedir. Öyle ki ceza hukuku eylem ceza hukuku niteliği taşıdığından insanların duygu ve düşünceleri ceza hukukunun konusunu meydana getirmez. Ceza hukuku bakımından suçun mevcudiyeti için suçun madde metin içerisinde düzenlenen tipikliğin ortaya çıkmış olması gerekir. Söz konusu suçun madde metin içerisinde düzenlenen tipikle uygun eylemin irade bir şekilde ortaya çıkması gerekir. Çünkü uygun haksızlığın meydana gelebilmesi için koşul suçun kanuni tanım içerisinde belirtilmiş olan hareket et hareketlerin yapılmasıdır.

Ceza hukuku içerisinde insanın dış dünyada belirlenmiş olan irade davranışı şeklinde tanımlanan eylem, dış dünyaya iki şekilde ortaya çıkabilir. Bir şey yapmak ya da yapmamak olarak icra, ikinci olarak ihmali bir eylemden bahsedilmesi gerekir. Harekete göre suç tiplerinden seçimlik hareketli suçları içerisinde suçun kanuni tanımlamada birden fazla hareket gösterilmiş olmanın yanı sıra suçun meydana gelebilmesi için marketlerin birden çoğunun meydana gelmesi gerekmemektedir. Suçu meydana gelmesine mümkün olabilmesi için kantonun içerisinde belirtilmiş olan hareketlerinden yalnızca birinin olması bile yeterlilik teşkil eder. Kanuni tanım içerisinde gösterilmiş olan eylemlerin tamamı icra edilmiş olsa dahi ortada tek suç söz konusu olmaktadır. Seçimlik hareketlerin birkaçının ya da tamamının meydana gelmiş olması sebebiyle suçun birden fazla işlenmiş olduğu iddia edilmesi mümkün nitelik taşımayacaktır. Fakat seçimlik hareketli suçtan bahsetmenin mümkün olabilmesi için seçimlik hareketlerin aynı konuyla ilgili olunması gerekmektedir. Seçimlik bir şekilde belirlenen birden fazla hareketin konularının birbirinden farklı nitelik taşıması halinde seçimlik hareketli suç meydana gelmeyecektir. Böyle bir durumda kanun maddesi hükmü içerisinde düzenlenmiş olan her bir konuya dair gerçekleştirilmiş olan fil ayrı bir suç ortaya çıkarır. Seçimlik hareketlerden birinin tekrar durumunda suçun konusunun aynı olması koşulu ile suç bir defa işlenmiş kabul edilir.

Seçimlik hareketlerden bazılarının veya tamamının vücut bulmuş olmasa 5237 sayılı Türk ceza kanununun 61. maddesi hükmü içerisinde cezanın belirlenmesi bakımından dikkate alınabilmektedir. Öyle ki 5237 sayılı Türk ceza kanununun 61. maddesine göre ceza belirlenmesinde birden fazla seçimlik hareket ihlali olarak değerlendirilebilecek olan suçun faili konumunda yer alan kişinin aynı konuya dair gerçekleştirmiş olduğu seçimlik hareketli birkaç tane olması durumu mevcuttur. Öyle ki İnfaz kurumuna yasak eşya sokma suçu bakımından yasak eşyanın kuruma sokulması bulundurulması ya da kullanılması ayrı ayrı suçlar olmaktadır. Seçimlik hareketlerden bulundurma eğilimi devam eden nitelik taşımış olduğuna kesintisiz bir niteliktedir. Fakat burada bulundurulan eşyanın aynı suçun faili konumunda yer alan kişi tarafından kuruma sokulmuş olduğunu saptanmış durumunda failin ikinci bulundurma elimi aynı konu seçimlik ikinci hareketi niteliği taşıyıp ayriyeten bir suç niteliği söz konusu olmayacaktır.

Tek başına kullanma eylemini icra eden suçun faili konumunda yer alan kişi bakımından bu suç kesintisi suç niteliği taşımaktadır. Bulundurma eylemi yasak eşyanın kişinin egemenlik alanında veya üzerine tutulması şeklinde karşımıza çıkar. Bulundurma eyleminin mevcudiyeti için eşyanın makul bir süre tutulması gereklilik teşkil eder. İçerisinde bulundurma eğilimi bakımından sürenin dikkate alınması gerektiği ileri sürülmüştür. Bununla birlikte yine Yargıtay’ın mevcut bir karar içerisinde kullanma eğilimi maddesinin ilk fıkrası bakımından seçimlik hareketli taşımamışsa da kullanma eyleminin süresi dikkate alındığında kullanmanın, bulandırma eylemini de kaplamış olduğu ve bundan kaynaklı olarak sanık konumunda yer alan kişinin cezalandırılmasının gerektiği ileri sürülmüştür. Yine Yargıtay’a mevcut bir karar içerisinde kullanma eğiliminin anayasa Mahkemesi iptal kararıyla suç olmaktan çıkarılmış olması karşısında sanık konumunda yer alan kişinin cep telefonu ve sim kartı ile yakınını bir kez arama eyleminin süreklilik arz etmediğini bundan kaynaklı olarak bulundurma eyleminin gerçekleşmediğini ve kullanma işleminin de suç meydana getirmemesi nedeniyle sanık ile ilgili beraat kararı verilmesi gerektiğini ileri sürülmüştür.

Netice

5237 sayılı Türk ceza kanununun 297. maddesi içerisinde düzenlenmiş olan İnfaz kurumuna ya da tutuk evine yasak eşya sokma suçunda kendisine hukuk en değer ve önem tanınan bir eylemin yapılması ya da yapılmaması olarak meydana gelen hareket sonucunda meydana gelen değişikliğin netice denir. Dış dünya içerisinde eylem ile meydana gelmiş olan değişiklik değil suçun kanuni tanımında yer alan unsur olarak mevcut olan değişiklik neticeye karşılık gelir.

Neticenin esasına dair bir şekilde Doktrin içerisinde farklı görüşler mevcudiyeti söz konusu olmaktadır. Netice ile ilgili olarak bazı görüşler neticenin insan davranışının doğal bir etkisi niteliği taşıdığını ve bu davranışın dış dünyada meydana getirmiş olduğu değişiklik olduğunu savunurken bazı görüşler neticenin insan davranışının zarar vermek ya da tehlikeye sokmak vasıtasıyla hukukta kurulmuş olan faydanın ihlal edilmesi olduğu ileri sürülmüştür. Neticenin insan davranışının doğal bir etkisi şeklinde bu davranışın düştün ya da ortaya çıkar da değişiklik olduğunu savunan anlayış doğalcı bir anlayış niteliği taşımaktadır. Buda alıcı anlayışa göre dış dünyada ortaya çıkmış olan değişiklik insan davranışı ile sebep sonuç ilişkisi olan ve dış dünyada bu şekilde ortaya çıkan değişiklik ileri sürülmektedir olup sonuç davranıştan farklı ve kesin bir davranıştan farklı olmanın davranışın haricinde fakat davranışa bağlantısı olan bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu anlayışa göre netice suçun her durumda zorunlu unsurunu telin taşımamaktadır. Bazı suç tipleri içerisinde kanun suçun meydana gelebilmesi için kanunu tipe uygun eylemin yapılmasına yeterli görmekle ayriyeten dış dünyada bir değişikliğin ortaya çıkmasını unsur olarak aramamakta bu hali ile kanun hükümleri içerisinde sonucu söz konusu olmayan suçlar da bulunmaktadır. Öyle ki hukuk düzeni içerisinde söz konusu anlayışına uygun şekilde neticeli suçlar yanı sıra neticesiz suçların da mevcudiyeti söz konusudur.

Neticenin insan davranışının zarar vermek veya tehlikeye sokmak vasıtasıyla hukuken korunan çıkarın ihlal getirecek bir niteliğe sahip olduğunu savunan anlayış normatif bir nitelik taşımaktadır. Normatif anlayış bakımından netice, ilgili hukuk kuralının kurmuş olduğu çıkar ya da mevcudiyetin ihlali olarak tanımlamaya tabi olur. Öyle ki neticesi suç bulunmamak ile birlikte hukukta korunan menfaatin ihlal edilmesi olarak meydana gelen netice tipe uygun hareketle mantıksal bir şekilde neden sel bir bağ içerisinde bulunmaktadır. Bu bakımdan netice ister zarar ister tehlike niteliği taşırsın önem teşkil eden dış dünyada değil hukuk dünyası içerisine ceza kuralına aykırı bir durumun meydana gelmiş olması niteliği taşıdığından her suçta bir netice söz konusu olmaktadır. Söz konusu anlayış için önem teşkil eden durum tipi uygun eylem ile hukuk normunun ihlal edilip ayriyeten dış dünyada değişiklik netice şeklinde aranmamaktadır. Normatif anlayış bakımından yapılmış olan kabul içerisinde suçun kurum şu anda hukuki değer ihlalinin netice şeklinde kabul edilmesi düzenlenmiş olan tipe uygun eylemin meydana gelmesi niteliğindedir. Netice bu eğilimi takip eden ve eylemin nedensellik bağı ile bağlı bir şekilde ayetin ortaya çıkmasıdır namusu niteliği taşımaktadır. Her eylem ile mutlaka dış dünya içerisinde bir sonuç ortaya çıkmayacağından her suç bakımından neticenin suç niteliği taşımadığı fakat neticenin suçun sonucu olarak kabulü için suca dair kanun maddesi içerisinde neticenin mevcudiyetine yer verilmiş olması gereklidir.

Suçlar türlerine göre sırf hareket suçu ile neticede suçlar olarak sınıflandırmaya tabi tutulabilmektedir. Sırf hareket suçları suçun tamamlanma bulması için neticenin aranmamış oldu suçlardır. Kanun hükümleri içerisinde yazılacağı ya da ihmal elimin meydana gelmesiyle tamamlanan suçların sırf hareket suçları denir.

Öyle ki hakaret, tehdit gibi suçlar eylemin gerçekleşmesi ile tamamlandığı için sırf hareket suçlarına örnek teşkil eder. Neticeli suçlar suçun kanuni tanımında arasında tanımda belirtilmiş olan hareketin ayrı bir şekilde hareketin konusu üzerinde dış dünyada hareketten ayrılabilir nitelikte bir durumun ortaya çıkmasının arandığı bir suç türüdür. Öyle ki mala zarar verme, mal varlığına zarar vermeden eğilimin yanı sıra eşyanın üzerinde zarar sonucunun da ortaya çıkması suçun tamamlanması bakımından gereklilik teşkil ettiğinden neticeli suçlara örnek teşkil eder. Neticede suçlamalar yapılmış olan sırf hareket suçları yöneticileri suçlar şeklindeki aynen, zamanaşımı, suçu işlemiş olduğu yer öneme sahiptir. Ayriyeten bu söz konusu ayrım çeşitli suçların tamamlanma anı ve buna dair sorunlar bakımından olduğu gibi suçunu işlemiş olduğu zaman ve yer bakımından önem teşkil etmektedir.

Sırf hareket suçları içerisinde netice aranmamış olduğundan tipi uygun eylemin meydana gelebilmesi ile suç tamamlama bulmuş olacak suç tamamlanmış olduğundan zamanaşımı eylemin gerçekleştirmiş olduğu anda işlemeye başlayacak, eylemin gerçekleşirmiş olduğu yer suçu işlemiş olduğu yer sayılacak, suça teşebbüs ile ilgili susunca hareketlerinin kısımlara bölünme olasılığının söz konusu olduğundan bahsedilebilecektir. İnfaz Kurumuna ya da tutuk evine yasak eşya sokma suçu bakımından gerçekleştirilmiş olan eğilimin suçun birinci ve ikinci fıkra açısından söz konusu olması durumunda madde metni bakımından göz önünde bulundurulduğunda suçu dair düzenlenen eğilimin meydana gelmesi ile suçun tamamlanmış olacağı madde metin içerisinde ayriyeten bir neticenin aranmadı görülmek ile bu suçun yalnız hareket suçlarından olduğu anlaşılır.

Fail

Ceza hukuku bakımından hukuka aykırı eğilimi içerisinde barındıran kişi suçun faili konumunda yer alan kişi olup her suçun bir failin niteliği taşıyan kişi söz konusu olmaktadır. Suçun faili konumunda yer alan kişi suçun kanuni tanımı içerisinde mevcut olan eylem üzerinde hâkimiyet kuran, kanuni tanıma uygun haksızlığı meydana getiren kişi olarak karşımıza çıkar. Suç tipleri içerisinde suçun faili konumunda yer alan kişilerin ifade ediliş şekline göre suçlar, genel suçlar, özgü suçlar ve bizzat işlenmesi mümkün nitelikte şans vurularak sınıflandırmaya tabi tutulmuştur. Kanun hükümleri içerisinde kişi, kişinin ya da kimse ifadelerinin kullanılmış olduğu suçlar her kişi tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşıyan suçlardır. Herkes tarafından işlenmesi mümkün mümkün nitelik taşıyan suçlar bakımından eylem yeteneğine sahip her gerçek kişi bu suçların faili konumunda yer alan kişi olabilir. Öyle ki hırsızlık Mala zarar verme herkes tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşan suçlardan birisidir.

Kanun yükümlülüğü içerisinde öngörülmüş olan suçların çoğu herhangi bir kişi tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşırken bazı suçlar sadece belirli kişiler tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşımaktadır. Öyle ki kanun birçok durumda suçu mevcudiyeti için suçun faili konumunda yarına kişinin belirli bir hukuki durumda olmasını aramaktadır.

Aksi durumda eylemin kanun hükümleri içerisinde belirtilmiş olan özelliklere sahip kişiler haricinde farklı bir kişi tarafından işlenmiş olması halinde eylem o suçu meydana getirmez. Böyle bir durumda herkes tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşımayan fakat belirli bir sıfatıyla niteliğe sahip kişiler tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşıyan suçlara özgü suçlar denilir. Özgü suçlar gerçek özgü suçlar ve görünüşte özgü suçlar şekilde ikiye ayrılır. Burada gerçek özgü suçlar münhasıran özel faillik sıfatına haiz kişiler tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşıyan suçlardır. Öyle ki bir işin yapılması için verilen paranın kamu görevlisi tarafından alınıyor olması rüşvet suçunu ortaya çıkarır. Suçun faili konumunda yer alan kişinin kamu görevlisi niteliği taşıması aranan işkence, irtikâp, görevi kötüye kullanma suçları bakımından da gerçek özüsün örnek teşkil etmektedir. Görünüşte özgü suçlar, suçun basit halinin herkes tarafından işlenmesinin mümkün onu bilmesine rağmen suçun cezayı azaltan ya da artıran nitelikli halinin suçun faili konumunda yer alan kişinin kişisel özelliklerine göre belirli ve özel faillik niteliğini taşıyanlar tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşıyan suçlardır. Öyle ki kasten yaralama herkes tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşıyan bir suç iken, bu suçun üstsoy, altsoy, eş, kardeşe karşı işlenmesi nitelikli hal olması nedeniyle suçun faili konumunda yer alan kişinin daha ağır cezalandırılması gerekir. Bizzat işlenmesi mümkün nitelik taşıyan suçlar suçun kanunu hükmü içerisindeki tipik eylemin yalnızca suçun faili konumunda yer alan kişinin eylemsel hareketiyle meydana geldiği suçlardır. Tipik hareketin doğrudan suçun faili konumunda yer alan kişinin kendisi tarafından yapılması bir koşul olarak bu suçların kanunu canım içerisinde düzenlemeye tabi kılınmaktadır. Öyle ki icra hareketinin bizzat kendisi yapmayan bir kişi bu suçun faili konumunda yer alan kişi, müşterek faili ya da dolaylı faili olması mümkün nitelik taşımamaktadır.

Biz zat işlenebilen suçlar yalan tanıklık, yalan yere yemin etme, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçları örnek olarak verilebilir.

İnfaz Kurumuna ya da tutukevine yasak eşya sokma suçu bakımından maddenin ilk iki fıkrasında düzenlenmiş olan özelliklere sahip eşyaları İnfaz kurumuna ya da tutukevine sokan ya da üzerinde bulundurmuş olan her kişi bu suçun faili konumunda yer alan kişi niteliğine sahip olabilir. Maddenin ilk iki fıkraları içerisinde hareket suç da birer özürlüsüsün teli taşımayıp her gerçek iş tarafından işlenmesi mümkün nitelik taşıyacak suçlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan maddenin ikinci fıkrasındaki suçlar suçun faili konumunda yer alan kişiye göre suç tasnifi açısından her kişi tarafından işlenmesi mümkün olabilen suçlar içerisinde yer bulur. Suçun faili konumunda yer alan kişinin sıfatı ile ilgili genel bir şekilde ayrı bir cezai yaptırım öngörülmemiş olmanın yanı sıra ceza İnfaz kurumları içerisinde yükümü ya da tutukluların korunması ile görevli kişiler tarafından madde metni içerisinde birinci ve ikinci fıkra içerisindeki eylemleri işlemesi durumunda üçüncü fıkra içerisinde yer alan cezai artıran bir sebep düzenlemeye tabi kılınmıştır. Hükümlü konumunda yerinden kişi ya da tutuklu konumunda yer alan kişilerin korunması ile görevli kişilerin hangi kişiler oldukları ile ilgili kanun hükümlerine göre saptanması gerekecek, eylemlerin saptanması durumunda bu kişiler eylemlerinden sorumlu olacaklardır.

Jandarmanın görevleri içerisinde mülki görevlerinde 2803 sayılı kanunun yedinci maddesi hükmünde emniyet ve asayiş ile kamu düzeninin korunmasını sağlamak, kullanmak, Kaçakçılığın men, takip ve tahkiki etmek, suç işlenmesini önüne geçilmesi için gerekli tedbirleri almak ve uygulamak, ceza İnfaz kurumları ve tutukevlerinin dış korumalarını yapmak ilgili görevler dışında kalan ve diğer kanun ve nizam hükümlerinin icrası ile söz konusu durumlara dayalı emir ve kararlar ile jandarmaya verilen görevleri yapmak olarak ceza İnfaz kurumu ve tutukevlerinin dış korumalarının jandarma konumunda yer alan kişiye ait olduğu belirtilmiştir. Bakanlar kurulu tarafından karar ile kabul edilen jandarma, teşkilat, görev ve yetkileri Yönetmeliğinin 11. maddesi hükmü içerisinde mülki görevlerin esasları başlığında ceza İnfaz kurumlarının dış kurmalarını sağlayıcı önlemleri alır, tutuklu ve hükümlülerinsek ve nakilleri ile kurmalarını sağlar şeklinde düzenlemenin mevcudiyeti söz konusudur. Ceza İnfaz kurumlarına yönetimine Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infaz edilmesi ile ilgili tüzüğün 44. maddesi hükmü içerisinde kurumların iş güvenliği, bakanla bağlı olan infaz ve koruma görevlileri tarafından sağlanacağı dair düzenleme söz konusudur. Yine bu düzenlemeye göre üç güvenlik görevlileri, gerektiği durumlarda dış güvenlik görevlileri ile işbirliği yaparlar. Söz konusu hükümlere göre ceza evi ve tutukevlerinin iç koruması adalet Bakanlığı’na bağlı görevliler, dış koruması jandarma tarafından sağlanan niteliktedir. Böyle bir durumda söz konusu göre bir kamusal eylemin yürütülmesi özelliğine sahip olduğundan 5237 sayılı Türk ceza kanununun altıncı maddesi bakımından bu hizmetleri yerine getiren kişiler kamu görevlisi niteliğini sahip olur. Bu bakımdan 297. maddenin üçüncü fıkrası bakımından düzenlenmiş olan suç, suçun faili konumunu yılan kişiye göre suç sınıflandırması içerisinde özgü suçlar konumuna sahiptir.

Mağdur

Ceza Hukuku ile tüm hukuk bir süjeden meydana gelen ve farklı bir sucuyu ait çıkarlar alanına etkide bulunan hukuka uygun ya da hukuku ihlal eden davranışları içerisinde barındırmaktadır. Genel bir şekilde su ile kurulmak istenen hukuku faydalı sahibi gerçek kişiler suçun mağduru konumunda yer almaktadır. Suçun faili konumunda yer alan kişi olduğu gibi her suçun mutlaka mağduru konumunda yer alan kişi de mevcuttur. Suç tipi içerisinde ayriyeten düzenlenmedikçe suçun mağduru konumunda yer alan kişinin kim olduğu ya da bu kişinin özelliği önem teşkil etmemekte suç tipinde suçun mağduru konumunda yer alan kişinin özelliğinin ayriyeten düzenlenmiş olduğu suçlar da suçun mağduru konumunda yer alan kişinin bu özelliği tipi uygunluğun saptanmasında dikkate alınmaktadır. Bu tip suçları mağdur açısından özgü suçlar denilir. Öyle ki 5237 sayılı Türk ceza kanununun 104. maddesi içerisinde düzenlemeye tabi olan reşit olmayan ile cinsel ilişki suçunun mağduru konumunda yarın un kişi 15 yaşını bitirmiş 18 yaşını doldurmamış kişi olmaktadır. Suçun mağduru konumunda yer alan kişinin işlenen eylem sebebiyle haksızlığa uğramış kişi, kendisine karşı suç işleyen kişi, suç ile ihlal edilmiş olan varlık ve diğerinin sahibi niteliği taşıyan ya da yaşayan her gerçek kişi olarak tanımlamaları tabi tutulmaktadır.

Suçun mağduru konumunda yer alan kişinin hangi kişi olduğunu saptanması Ceza Hukuku hükümleri içerisinde önem teşkil eder. Öyle ki 5237 sayılı Türk ceza kanununun 168. maddesine göre zararın kısmen giderilmiş olması durumunda sanık ile ilgili olarak indirim hükümlerinin uygulama bulmasının mağdurun iznine bağlı tutuluyor olması, şikâyet hakkının kullanılması gibi Türk ceza kanunu hükümleri içerisinde bazı haklar yalnızca suçun mağduru konumunda yer alan kişiye tanınmak ile birlikte bazı haklar suçtan zarar gören kişiye de tanınmıştır. Öyle ki soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete tabi nitelik taşıyan suçlar da şikâyet hakkı, şikâyetten vazgeçme, uzlaşma hakkı yalnızca suçun mağduru konumunda yer alan kişiye tanındığı halde hakaret suçu içerisinde, mağdur, şikâyet etmeden önce olur ise ya da suç ölmüş olan kişinin hatırasına karşı işlenmiş ise yaşamını getiren kişinin ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoyu eşyada kardeşleri tarafından şikâyette buluna bilmeleri mümkündür. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 131. maddesinin ikinci fıkrasında mağdur yaşamını yitirmiş ise şikâyet hakkı suçtan zarar görmüş olduğu kabul edilen mirasçılarına tanınmıştır. 5237 sayılı Türk ceza kanununun 297. maddesi içerisinde düzenlenmiş olan İnfaz Kurumuna ya da tutukevine yasak eşya sokma suçu mağduru toplumu meydana getiren her kişi olup, devlet ise bu suçtan zarar gören niteliği taşıyacaktır.

Ses veya Görüntülerin Kayda Alınması Suçu

Ses veya Görüntülerin Kayda Alınması Suçu Nedir?

5237 sayılı Türk ceza kanununun adliyeye karşı suçlar başlıklı ikinci bölümünün 286. Maddesinde ses veya görüntülerin kayda alınması suçu düzenlenmiştir. Soruşturma ya da kovuşturma işlemleri esnasında ses ya da görüntüleri yetkisiz bir şekilde kayda alan ya da nakleden kişi altı aya kadar hapis cezasına çarptırılmaktadır.

Continue reading “Ses veya Görüntülerin Kayda Alınması Suçu”